Türkmenler

Aybars YILMAZ 17 Eylül 2020 Perşembe, 06:00

Türkmenler; Türk boylarının, insanlığa yaraşır yaşam biçimine kavuşma maksadıyla çıkmış oldukları yolculuğun sancaktarlarıdır.

Seferleri esnasında otağ kurdukları, konakladıkları her bölgeye saçtıkları ilim, irfan ve iman ışığı ile karanlıkta kalmış, ümidini ve umudunu yitirmiş topluluklar için yine yeniden yaşama tutunma kaynağı olmuşlardır. Bu kaynağı teşkil ederken, dikkat çeken ve kabul gören en önemli vasıfları ise mazlumlara aşıladıkları inanç ve öz güvenleridir.

Uluğ Türkistan coğrafyasında başlayıp, Anadolu topraklarında yerleşik yaşama geçen ve Viyana önüne kadar bayraklaşmış büyük göçün mihmandarı olan Türkmenler, yazılı ve yazısız kaynakları ile tarih akışının birçok kez değişmesine neden olmuşlardır. Devlatşah'ın bu kutlu göçe ilişkin Tezkiresi'nde bahsettiği olay ise mahiyetin anlaşılması hususunda ince bir ayrıntıdır ve şu cümlelerle özetlenmektedir; Ashâb-ı Kehf'ten ve din ulularından menkuldür ki, Cengiz ordusunun önünde, birçok ricalullah ve Hazreti Hızır'ın rehberlik ettiklerini görürlerdi.

O dönemde yaşanılan toplumsal ve dini süreçler ile ortaya çıkan sonuçların, topluluklar ve kültürler üzerinde oluşturduğu derin etki ve izler halen geçerliliğini korumaya devam etmektedir.

Türkmenlerin Anadolu'daki varlığı, Ebul Hasan Harakani ile inanç temelinde zemin bulup, Hacı Bektaşi Veli Hazretleri ile kültürel ve felsefi olarak yaşam şekli haline gelmiştir. Yunus Emre ile de gönül ve akıl diline dönüşerek, çağlar öncesinden ötelere, sonsuzluğa uzanan bir karaktere bürünmüştür. Türkmenler için Anadolu'nun 'Kızıl Elma' mahiyetinde oluşunun sebebi, merkezi coğrafi konumunun yanı sıra, insanlığın medeni yaşama kavuşmasında, kök olan ve daha sonra köprü vazifesi gören 'Bereketli Hilal' topraklarını da içerisinde barındırmasıdır.

Özellikle Selçuklular döneminde, Türkmenlere karşı duyulan güven ve itibar odaklı olaylar silsilesi, milletler tarihinde Anadolu'nun ehemmiyeti açısından oldukça öne çıkmaktadır.

Bu minvalde, Selçukluların Anadolu'daki Türk hâkimiyetini tamamen sağlaması sonrasında, Kızılırmak'a kadar bütün Doğu Anadolu arazisini, Bizans sınırlarında bekleyen Türkmen reislere temlik etmesi büyük bir adım olmuştur. Bu sayede Oğuzlar, Selçuklu hükümdarlarının komutası altında bir, iki asırlık kısa bir zaman zarfında Anadolu'yu tamamen Türkleştirmeyi başarmışlardır.

Türkleşen Anadolu coğrafyasında, Alperence yaşam tarzının kısa süre içerisinde teşkil olunması ve benimsenmesi ise tamamlayıcı bir mahiyettedir.

Alplar devri, Anadolu muhitini öyle kesif bir kahramanlık havasıyla doldurmuştur ki, Acem maneviyatının bozucu tesiri altında kalan Selçuklu hükümdarları bile, kendi saraylarında Oğuz töresine ve eski cengâverlik ananelerine bağlılıktan vazgeçememiştir.

Erenlik kavramının teşkilatı bağlamda karşılık bularak, topluma direkt müdahalesine şahit olduğumuz yapılar da 'Ahiler' olmuştur. Ahilerin ana düsturu; birincisi alnı, ikincisi sofrası, üçüncüsü kapısının her zaman açık olması gerekliliğidir. Devlet teşkilatı olmayan yerlerde, bu düstur gereği, vazifeyi sahiplenen Ahilerin, XIV. yüzyılın sonlarında Bektaşi adını kullanarak silsilelerini Hacı Bektaşi Veli'ye dayandırıp eriştirmiş olmaları da Türkmenlerin tarihteki rollerinin mahiyeti, önemi ve kazanımları açısından derin bir ayrıntıdır.

Tarihte Müslümanlaşan Türk olarak tanımlanmış Türkmenlerin, her asırda her açıdan kritik öneme haiz olmaları üzerine örnekler çoğaltılabilir. Ancak gözden kaçırılmaması gereken şudur ki, dil ve kültür açısından sahibi oldukları, uyguladıkları töreleri, mutlak surette esas kaynaklarıdır. Bu bağlamda Yaradan ve yaratılan kapsamında yer alan tüm tabiat ve nebatata dair yaklaşım ve anlayış esasları asli değer hükmündedir. Akıl, vicdan ve gönül ise bu kaynak ve asli değerlerin zamanımıza ve geleceğe adaptasyonu için temel gereklilikleri olarak tanımlanmıştır.