İl Faut Le Boire (İçmek Gerekir)

Bay Diplomat 10 Nisan 2017 Pazartesi, 06:45

Saçmalıklar yapmak, bir devlet adamı için maliyeti yüksek bir tutkudur ve bedeli mutlaka ödenir.

O anın havasına göre yapılan ve herherhangi bir strateji ile ilgisi olmayan hareketler, sonsuza kadar sürdürülemez!

Bir devlet adamının sorumluluğu sorunlar üzerinde düşünmek değil, onları çözmektir!

Alternatifler arasında seçim yapamayan liderler için dikkatli davranmak mazereti, ancak hareketsizlik için bir bahane oluşturur.

Büyük bir ülkeyi, onu zayıflatmadan aşağılamak daima tehlikeli bir oyundur.

Dünya tarihi çeşitli felaketlerle doludur.

Ancak onun iktidara gelişi, dünya tarihinin en büyük felaketlerinden biri olmuştur.

O, söz söyleme yeteneği ile yükselmiştir. Topluma konuşma sanatını çok iyi kullanan bir konuşmacı idi.

Aynı zamanda da diğer devrimci liderlere benzemeyen, herhangi bir politik düşünce ekolünü temsil etmeyen, yalnız bir politik maceracı idi.

Demagojik yeteneği sayesinde ülkesinin başına geçmiş ve siyasi hayatında da en büyük sermayesi olmuştur.

Yönetimin başı olarak, analizlerden çok içgüdülerine göre hareket etmiştir.

Dünya devletleri üzerinde kendilerini egemen güç olarak gören devletlerin dış politikaları, kendi eksenlerinde olan devletlerden birisinin sırtını sıvazlamak, onu pohpohlamak, 'en vurucu özelliği de sen yaparsın' düşüncesini o ülke yöneticilerinin beyinlerine yerleştirmektir.

O devletler, masalarına servis edilen pastanın kremalı mı yoksa çikolatalı tarafının mı kendilerine sunulacağının önceden tasarlandığı bilinci içinde hareket ederler.

Onlar Amerikan güreşindeki sporcu görünümündedirler. Görünürdeki karşılıklı sert vuruşların aslında öyle olmadığı, amacın salonu dolduran taraftarın coşkularını sağlamak olduğunu bugün herkes bilmesine karşılık yine de o salonlar taraftarın çılgın bağırışları ile inlemektedir.

Güzel Türkçemizdeki, "Tavşana kaç, tazıya tut" deyişi o devletlerce en iyi şekilde uygulanmaktadır.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında, Almanya ve Sovyetler Birliği'nin yakınlaşmasını sağlayan Rapallo Antlaşması'nın oluşumu dış politika kurumlarında 'case study' olarak gösterilmektedir.

"...konferansın ilk haftası sonunda, Almanya ve Sovyetler Birliği, birbirlerine karşı kırıldıklarını düşünüyorlardı. Çiçerin'in yardımcılarından birisi, 16 Nisan 1922'de gece yarısından sonra saat 01.15'te Alman delegasyonuna telefon edip, o gün daha geç saatte Rapallo'da bir araya gelme önerisini yaptığı zaman, Almanlar önerinin üzerine atladılar. Onlar da izole edilmiş olmaktan, Rusların Almanya'ya kredi açan ülke olmanın şüpheli ayrıcalığından kurtulmak istiyorlardı. İki dışişleri bakanı, Almanya ve Sovyetler Birliği arasında tam bir diplomatik ilişki kuran, birbirlerine karşı taleplerinden vazgeçen ve birbirlerine 'En Çok Müsaadeye Mazhar Devlet Ulus' statüsü tanıyan bir antlaşma hazırlamakta hiç zaman kaybetmediler. Toplantıdan geç haberdar olan Llyod George, telaş içinde Alman delegasyonuna ulaşmaya ve onları evvelce tekrar tekrar reddettiği görüşmeye davet etmeye çalıştı. Mesaj Alman görüşmesi Rathenau'ya, Sovyet-Alman antlaşmasını imzalamak üzere evden çıkarken ulaştı. Mesajı alan Rathenau, bir an tereddüt etti ve dış politikada haklı şekilde yerini bulan o sözü söyledi. "Le vin est tire, il fautboire" (şarap bardağa dökülmüştür, içmek gerekir). (*)

Esasında, bu sahneyi kıtanın iki büyük devletinin ilişkilerini kesmeleri için Batı İtilaf Devletleri hazırlamıştı. Aralarına birbirlerine düşman bir zayıf devletler kuşağı koymuşlardı ve hem Almanya'yı hem de Sovyetler Birliği'ni bölüp parçalamışlardı.

Ve bugün?

Sınırlarımızdaki hareketlilik geçen günlere göre daha da arttı.

Umarım ki, Weimar döneminde Dışişleri Bakanı olarak görev yapan Alman devlet adamı Walther Rathenau'nun sözünü tekrarlamayız.

 

(*) Henry Kissinger, Diplomacy, Simon&Schuster,1994, p.264