İnanç ve güven

Bay Diplomat 09 Ocak 2017 Pazartesi, 08:29

 

Atatürk, Türk Milleti'ne yaptığı hizmeti "Ben, ülkemin düşünçe ve duygularını yakından tanımaktan, ülkemde gördüğüm yetenek ve ihtiyaçları anlatmaktan başka bir şey yapmadım. Benim gücüm ve kudretim, halkımın bana gösterdiği güven ve inançtan başka bir şey değildir.

Köylü, milletin efendisidir. Ben, o efendinin arzu ve emirleri altında yıllarca çalışmış olan bir hizmetkarım." şeklinde açıklamaktadır.

İnanç ve güven.

Ne var ki, ülke yöneticileri, yıllardan beri vatandaşlarına bu sözcüklerin ne denli önemli ve kutsal olduğunu unutturmaya çalışmaktadırlar. Şöyle ki;

Türkiye üzerine yapılan planların komşu ülkeler ile sınırlı kalması düşünülemez.

Egemen dış güçlerin Orta Doğu'yu karıştırarak "Bölgenin enerji ve su kaynaklarını ele geçirme ve İsrail'e güvenli bir bölge yaratma projesi" olan BOP daha 1993 yılında hazırlanmış ve fırsat buldukça NATO toplantılarında dillendirilmeye çalışılmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti, ne zaman ki egemen dış güçlerin; lrak işgali ile başlayan BOP sürecine destek vermeye başlad, ülkede kan, gözyaşı, sefalet ve huzursuzluk hiç eksik olmadı.

Egemen dış güçler kendi emellerini gerçekleştirmek için herkesi kullanabilirler ve kandan, göz yaşından, kendi emellerine engel olarak gördükleri insanların sefaletinden zevk alarak her türlü kirliliği yapabilirler. Egemen dış güçlerin amaçlarına erişebilmesi için hiçbir yasa ve insani değerin önemi yoktur. Kendi amaçlarına hizmet edecek herkesi, he rşeyi, her olayı kullanmaktan çekinmezler.

Türkiye'yi parçalama sürecinde; Kuzey Irak Kürt yönetimi, PKK, PYD IŞİD, ÖSO gibi illegal örgütler sanki birbirlerini garipsiyormuş gibi görünmelerine rağmen aynı amaca hizmet ettikleri için her biri egemen dış güçler tarafından desteklenmekte ve kaos ortamı yaratılmaktadır. Sonuçta olan Orta Doğu'da yaşayan insanlara olmakta. İnsanlar; kan, gözyaşı ve sefalet içerisinde çaresiz bırakılmaktadır. Bu senaryoyu yaratan egemen dış güçler ve onun içerideki işbirlikçileri de ellerini ovuşturarak istedikleri sonucu elde etmek için her türlü kışkırtmaları yapmakta ve her türlü maddi destekle uluslararası teröristleri bölgeye yığarak kargaşa çıkarmanın yollarını aramaktadır.

Türkiye üzerinde oynanan oyunlar da bu senaryonun parçasıdır.

Egemen dış güçlerin amacı bellidir.

Israil'in egemenlik sahasını genişleterek. Orta Doğu enerji ve su kaynaklarını istedikleri gibi kullanmaktır. BOP bu amacı gerçekleştirmek için yürütülmektedir. Egemen güçlerin istihbarat ajanları; bugün de Türkiye'de faaliyet göstermekte ve teröristlerle iş birliği halinde kışkırtıcı eylemler yürütmektedirler.

BOP'un yürütülmesi, bu amacın gerçekleştirilmesine engel olanların yok edilmesi esasına dayanır. Bu arada masum insanlar öldürülmüş, tesisler, tarihi değerler, binalar, araçlar, yollar yıkılmış yakılmış hiç umurlarında değildir. Bu işi özellikle ajan kışkırtmacılar ve onların tuttukları maşalar, olayları körüklemek için planlı olarak yapmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti'nin ulusal bütünlüğünü düşünen herkesin bu oyunlara gelmemesi, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı herkesin birlik ve beraberlik içerisinde bu oyunu bozması zorunludur.

Türkiye Cumhuriyeti'nin parçalanması, Doğu'da yaşayan vatandaşlarımıza hiçbir fayda sağlamayacaktır.

Ancak BOP'u uygulamak isteyen egemen dış güçlerin emellerine hizmet etmiş olacaktır.

 

Yeni Dünya Düzeni'nde, dünyayı yeniden paylaşmada Türkiye'nin başına 21. yüzyılda inanılmaz çoraplar örülmek istenmekte ve Türkiye adım adım Sevr koşullarına sürüklenmektedir.

ABD'nin hedefi açıktır. Kafkasya ve Orta Doğu petrol ve doğal gaz bölgelerini Naziler gibi işgal etmek ve Asya'nın stratejik bölgelerini kontrol altına almak!

ABD'nin asil hedeflerinden birisi de Türkiye'yi parçalamak ve Doğu Anadolu'da ABD kuklası bir Kürt devleti kurmaktır. Türkiye'yi parçalama ve çökertme operasyonu aşikâr bir biçimde; Kıbrıs üzerindeki Annan Planı ile, STK'ları ile, Fener Patrikhanesi'ne ve Rum azınlıklara verilen haklar ile, Rum Pontus'u ile, Kuzey Irak'taki Kürt Senatosu ile Türkiye'de ajanlık faaliyeti gösteren vakıflarıyla başarılı bir şekilde sürdürülmektedir.

Yeni Dünya Düzeni'ni şekillendiren iki temel dev güç vardır. Bunlardan birisi Yahudi lobisi ve tekellerinin kurduğu gizli cemiyetler, ötekisi ise WASP adı verilen beyaz, Anglo Sakson, Protestan azınlığın kurduğu gizli cemiyetlerdir.

Yahudilerin de içinde yer aldıkları CFR (Council on Foreign Relations), Bilderberg gizli örgütü ve Trilateral Komisyon bu cemiyetlerin temelini oluşturur.

ABD'de her yere yayılan ve en çok seyredilen kanallar yaklaşık 15 aile tarafından ve 24 şirketle yönetilmektedir.

ABD'de bugün, hem gizli-derin devlet, hem de bu ailelerden izinsiz hiçbir gerçeği yayımlayamazsınız.

Dünyada hakimiyeti elinde tutan bu Anglo Sakson ve Yahudi medyalarında tek bir ideolojinin borusu öter: GLOBALİZM...

Türkiye'de de bu gizli örgütlerin çok büyük etkinliği vardır ve 1948'lerden sonra Türkiye'yi hiçbir zaman bu ülkeyi kuran Kemalist ulusalcı ve vatansever ideoloji yönetmemiştir, Türkiye, 1948'den sonra bize Batı tarafından biçilen Türk-İslam sentezci ve ülkeyi emperyalizme köle haline getiren bir ideoloji tarafından yönetilmektedir.

 

TÜRKİYE, TÜRKMENLERİN GARANTÖRÜ OLAMADI

Suriye'nin Hama ile Humus kentleri arasında olan Al Zara köyü, 12 Mayıs 2016 sabaha karşı cihatçı katiller (Arar'sa Şam ve El Nusra örgütlerinin de içinde bulunduğu Fetih Ordusu) tarafından basılarak, 200'ü aşkın masum sivil insan katledildi.

Al Zara'da katledilen aralarından kadın ve çocukların da olduğu masum siviller Türkmen idi.

Benzer bir durum yine geçen yıl Musul katliamı sonrasında da yaşandı.

Orta Doğu coğrafyasındaki Türkmenler, bölgesel güç olma iddiasındaki Türkiye'nin en yakın müttefiki olacaktır. Türkmenler, yerleşik oldukları ülkelerin vatandaşları olmakla birlikte Türktürler. Türkiye dışında sadece Türkçe konuşan insanlar değil, Türk Milleti'nin bir parçasıdırlar. Sadece Irak, Suriye, Lübnan değil, tüm Orta Doğu coğrafyasında yaşayan Türk olmakla birlikte Türkçeyi unutan kitlelerin de ortaya çıkarılmasını sağlayarak Türkiye'ye müzahir hale getirilmesinde stratejik yarar bulunmaktadır.

Tek amaç var, o da bölgeyi Orta Doğu'daki Türkmenlerden arındırıp Kürtleri yerleştirmektir.

ABD tarafından önerilen, TSK'nın 20 km ileriye gitmeme kararının ardında bu yatmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti yönetimi, Orta Doğu bataklığında Türkmenlerden yana olduğunu ve yapılacak tüm operasyonlarda Türkmenlerin can ve mal güvenliğinin korunmasının öncelik vereceğini açık şekilde vurgulamalıdır. Çünkü onlar, ayrı topraklarda, ayrı ülke kimlikleri ile yaşasalar bile 'TÜRK'tür. Tek güvenceleri de TÜRKİYE Cumhuriyeti'dir.

 

Moskova Deklarasyon Öncesi Türkiye Cumhuriyeti'nin olmadığı toplantı

Türkiye Cumhuriyeti, fiziki zenginleşmesine uyumlu sosyal-kültürel, yani insan faktör kalitesinin temel olduğu beşerî zenginleşmeyi yeteri düzeyde henüz sağlayamamıştır. Bu durum hem toplumsal mekanizmaların hem de adalet sisteminin hızlı, kurumsal ve sağlıklı işleyişini ve Türkiye'nin 21. yüzyıl sürecindeki iddiasını çok olumsuz etkilemektedir.

Adil, arabulucu ve abi gibi bir rol oynaması gereken Türkiye bir süredir izlediği dış politika ile uluslararası arenada ilk defa artık laik değil sünni pozisyonlu ve üstelik Orta Doğulu bir din devleti olarak algılanmaya başlanmış ve kendisini birden mezhep kavgalarının ve Orta Doğu ateş çemberinin menzilinde bulmuş, Afganistan'a dönme sürecine giren Suriye sınırında Pakistan'a dönme tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır.

Mursi'nin, din eksenine kayan Türkiye'yi Mısır'da modellemeye çalışması haksız da olsa darbe yemesine yol açtı. Bunun yanında başta Bengladeş ve Pakistan olmak üzere diğer İslam ülkelerinde ortaya çıkan çalkantılarda, model ve örnek ülke Türkiye'de yara alan demokrasi- İslam deneyiminin çok olumsuz rol oynadığını söylemek mümkündür. Bu dış politikanın ortaya çıkardığı fiili durum şudur ki diğer Kuzey Afrika ve Arap ülkeleri ile de ilişkilerin bozulmasına ve hatta Azerbaycan ile dahi ilişkilerin temkinli olmasına yol açmıştır.

2. körfez harekâtı sonrası petrol zengini Kuzey Irak'ta oluşturulan ABD destekli Kürt bölgesi bugün özerkliğini kazanmış olup, kökten dincilerin elinden kurtarılan petrol bölgelerinin güvenliği de onlara devredilmektedir.

Federal yapılanmayı ifade eden "başkanlık sistemi" her ne kadar ülke yönetimde daha pratik olduğu kabul edilse ve global sistemin NetWork arzularıyla örtüşse de demokrasi ve Rönesans evrimini henüz tamamlayamamış Türkiye gibi karmaşık etnik yapılı ve üstelik trafikten, futbol ve politikaya kadar çatışma potansiyel ve ortamının hakim olduğu ülkelerde ve üstelik bu kritik süreçte oldukça riskli olup, daha ağır faturaların ortaya çıkması söz konusu olabilir.

İki hafta önce Moskova Deklarasyonu'nun açıklanmasına neden olan Moskova'daki toplantıdan aylar öncesi, yine bu şehirde gerçekleşen ve Türk kamuoyunun gözünden kaçırtılan, esasında Moskova Deklarasyonu'nun temel noktalarını belirleyen ve Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ile onun İranlı ve Suriyeli mevkidaşları Muhammed Cevat Zarif ve Velid Muallim'in katıldığı üçlü toplantıda, Halep ve diğer cephelerle ilgili kritik kararlar alındı.

Üçlü Moskova toplantısında, önümüzdeki dönem Suriye zemininde yaşanacak gelişmelerle ve bilhassa Halep'le ilgili uzlaşı sepeti oluştu.

Üç bakan; "Halep savaşının çözümü" ve Suriye sınırları içerisinde "Fırat Kalkanı" kuvvetleri ile gerçekleşen Türkiye müdahalesinin sınırlandırılması, "kırmızı çizgi" olarak kabul edilmesinde anlaştı.

Yine toplantıda, dörtlü "Bağdat Operasyon Odası" (Rusya-İran-Suriye-Irak) vasıtasıyla istihbarat ve askeri alanda iş birliğinin güçlendirilmesi kararı alındı. Bu karara göre Rus hava kuvvetlerine; müttefik Suriye ordusunun Doğu'daki operasyonlarında destek vermeye ve Irak'taki Haşdi Şabi güçlerinin IŞİD'in iki ülke arasına geçmesini engellemesine izin verilecek. Toplantıda bir araya gelenlerin teröre karşı Rusya-İran iş birliği hattının yeniden etkinleştirilmesinde, bu çerçevede Rus stratejik bombardıman uçaklarının, İran'ın Hamedan üssünü kullanması konusunda mutabakata varıldığı da bu toplantının bir diğer önemli noktasıdır.

Sadece ülkelerin dışişleri bakanlıklarıyla istihbarat binalarının ışıkları devamlı yanmaz!

Bir kır evinin de ışıklarının devamlı yandığını göremeyenler, dış politikanın resmi binalarda belirlendiğini sanan gafillerdir. 

Batılı diplomatlar, Türkiye'nin Orta Doğu'daki karışıklığa katılma ısrarını dört nedene bağlamaktadırlar.

  1. Suriye ve Irak'ta Kürt genişlemesinin önünü kesmek, 2- Yeni oluşacak haritalarda kazanımlar elde etmek, 3- Yeni güvenlik konsepti, 4-  Türkiye'nin tarihi hakları.

Dış politikaların uygulanmasında kararlılık gösterilmediği sürece, ülkeler her an kucaklarında dış güçlerce verilen yeni istekler ile dolu paketleri taşımak zorunda kalacaklardır.

Bugün, Irak ve Suriye bataklığı...

Yarın, Kıbrıs, Ermenistan...

Ve sonra?