Bursa'da Kurban Bayramı Nostaljisi

Fahrettin Beşli 12 Ağustos 2019 Pazartesi, 06:04

Kurban ile ilgili en eski hatıram, 1970lerin başında, kara kışa denk gelen bir bayrama ilişkindir. O ana ilişkin fotoğraf hafızamda çok net korundu. Rahmetli dedem, dizlerinin üstüne kadar çıkmış bir kar yığını içinde kendi yürümekte zorlanırken; ayakları tamamen karın altında kaldığından adım atamayan bir tekeyi, neredeyse sürükleyerek eve getirmeye çalışıyordu.

Altıparmaktaki "Seyyid Usul Tekkesi" ile "Kışla" arasında kalan, birinci bayır çıkmaz sokağında otururduk. Normal havalarda bile araçların çıkmakta zorlandığı, dik bir yokuşun ortasına denk gelirdi sokağımız. O bayram, tam kış ortasına denk gelmişti. Birkaç gündür süren yoğun kar yağışı ile sokaklarda kar yığılmıştı. İnsanlar yürümekte zorlanıyorlar, çok lüzumlu olmadıkça dışarı çıkmıyorlardı. Sabahın erken bir saati olsa gerek, yoldaki karda yürünmediğinden başka iz yoktu. Yolların kaymaması için serpilen, kül bile dökülmemişti.

 Büyük ihtimalle dedem kendisi köye gidip kurbanı seçerek almış; sabah erken saatte şehre gelen köy arabası ile aşağıdaki hamamın köşesine kadar getirmişler, sonrasına araçla devam edemedikleri için bayır yukarı eve kadarki ulaşım dedeme kalmış idi.

Yaz günü olsa bu kurbanı eve kadar getirme işini üç tekerlekli "pırpır"lar görürlerdi. Küçücük kasasına, bazen üç dört hayvanı nasıl tıkıştırdıklarına, telefon kabininden daha küçük şoför mahalline de iki kişinin nasıl sığdığına ve o vasıtanın bizim yokuşu nasıl çıktığına hep hayret etmişimdir.

Tekem...

Çocukluğumda etrafımda, kurban olarak büyükbaş hayvan keseni ne gördüm, ne de duydum. Herkes genellikle koç keserdi kurban olarak. Biz "Dağlılar" ise teke keserdik. Neden dediğimde de "Yörük yiidiğini yir" derlerdi. Çok sonra anladım işin sırrını ve hikmetini; biz "Karakeçili" idik. Büyüklerimiz küçükleri "tekem" diye severlerdi.

Bu vesile ile teke, toklu, keçi, çepiş kelimelerini öğrendik ilk önce. Kurban edilecek hayvana "burma teke" dediklerinde, ben tekenin uzun ve burgulu boynuzlarından kaynaklandığını zannederdim. Meğer işin aslı başka imiş... Onu da çok sonra kavradım ve o zamandan sonra, tekenin billurlarını ben yiyeceğim yarışına dâhil olmadım.

Tekeler gösterişli olurdu. Koçlardan daha iri gövdeli, aşağı doğru sarkan uzun kılları, gösterişli ve fiyakalı uzun boynuzları, görmüş geçirmiş edası katan çenesinin altındaki bir tutam sakalı ile çocuklara çok heybetli görünürdü. Sahibi ile birlikte kasım kasım kasılan o teke ile sokağa girmenin forsu pek büyüktü.

Arkadaşım kurbanlık

Seçilip alınan kurbanlıklar; yanlarında bir balya saman yahut yonca ile beraber, bayramdan birkaç gün, hatta bir hafta evvel gelirdi eve. O zamanlarda, her evin bahçesinde ya da avlusunda, kesilecek kurbanlığı bağlayacak kadar mutlaka bir yer olurdu. Yeri geniş olan, komşuların kurbanlıklarını da misafir ederdi. Bayram sabahına kadar bütün sokak, evlerden yükselen "meecik" senfonisi ile renklenirdi.

Bu zorunlu misafirlikten ötürü; kurbanlıklarla, evin çocukları arasında bir masum bağ gelişirdi. Sık sık yem vermek veya su içirmek için kurbanlığın yanına inen çocuklar; onu severler, tek taraflı iletişim kurarlardı. Evde mutfakta artan karpuz kabuğu başta olmak üzere, yenilebilir artıkları kollarlar, çıkınca koşa koşa kendilerince arkadaşı kurbanlıklara ikram ederlerdi. Çocuklar diğer arkadaşlarının kurbanlıklarını da görmeye giderler, onlara isim veririler, en güzeli bizimkisi yarışına girerlerdi. Karagöz koç ya da kuzusu olanlar bu yarışta birazcık daha avantajlı olurlardı. Bayram sabahı kurban kesilirken; arkadaşını kaybetmenin hüznü ile o minik gözler yaşlanır, daha hassas olanlar hıçkırarak ağlarlardı.

Bayram sabahı

Bayram sabahı, hane halkının tamamı erkenden kalkarlardı. Çocuklar bayramlıklarını giyip, büyük erkekleri ile bayram namazına giderlerdi. Evde kalan hanımlar da, son temizlik rötuşlarını bitirip, kurban eti ile kahvaltı yapma hazırlığına koyulurlardı.

Biz çocukların cami ve namaz ile ilk tanışmaları, bayram namazı ile birlikte olur. Ömür fırsat verirse, bu başlangıç cuma namazı ile pekişir, vakit namazları ile yerleşir ve cenaze namazı ile sonuçlanır. Bayram namazında Çatalfırın'daki, birbirine yakın iki camiden birine giderdik. Geç kaldığımızdan genelde üst kata çıkar, ön safta yer alamaya çalışırdık. Böylece sürekli aşağıyı izlerken canımız daha az sıkılırdı. Aynı zamanda, herkesin yaptığını taklit ederek namaz kılmayı öğrendiğimizden; secdeye varınca göz ucu ile aşağıyı görmek ve cemaatin hareketlerini takip etmek kolay olurdu.

O dönem bir bayram namazından dönerken, mahallemizdeki havranın önünde nöbet tutan bekçilerin elinde, bizim kurbanlığı gördük. "Ne oldu, bir suç mu işledi bizim kurbanlık bekçi efendi?" muhabbeti ile sorgulayınca anladık ki, sabah çıkarken kapıyı açık bırakmışız. O da ipi koparıp kaçmış. Bekçilerde tutup, "elbet sahibi namaza dönüşü burdan geçer ve tanır" diye yolun üstünde beklemişler. Ne sahibi yok deyip, kurbanlığı bulanın alıkoyacağı; ne de gerçek sahibinden başka birisinin benim deyip alıp gitme olasılığı olmayan o dönemin olağan hadisesi; bu gün bizden ne kadar uzaklaştı...

Kurban kesme

Erkekler eve geldiğinde çay demlenmiş olurdu. Birer bardak çay içilirken, hane halkı birbiri ile bayramlaşır, çocukların harçlıkları verilirdi. Kurban malzemeleri kanca, masat, bıçaklar ve satır saklandığı yerden çıkarılırdı. Genelde evdeki en büyük kişi, kendisi için kesilecek kurban için hazırlık yapardı. Kurbana şöyle bi bakar; "kendisini sırat köprüsünden geçerken, üstünde taşıyabilecek kadar güçlü" göründüğü için memnun olurdu. Kurbanın gözlerini bağlamak için temiz bir mendille beraber;  son suyunu verecekleri kap hazırlanırdı.

Erkekler temiz kıyafetlerini, çocuklar bayramlıklarını çıkarır ve kirlenmesi için gözden çıkarılmış giysiler giyilirdi. Birisi, dünden her şeyi hazır edilmiş mangalı yakardı. Diğerleri, kurban kesmenin o bilindik ritüelini gerçekleştirmek üzere, sabah erkenden açılan çukurun yanına geçerlerdi. Yine o zamanın evlerinin birçoğunda, çukur kazacak kadar toprak; kesilen kurbanının "musluğu"nu asacak kadar bir yüksek askı yeri vardı.

Kurbanı, duasını da yapabilen bir büyük keserdi. Çocukların vazifesi, kesilen kurban arka bacaklarından asılıp sarkıtıldığında, yüzülmesine yardım etmekti. Derinin bir ucundan tutup ayırarak, büyüklerin etle deri arasında kolayca bıçak çalıştırmasını sağlarlardı.

Deriyi yüzme işlemi bittiğinde, musluğu parçalanmaya başlarlardı. Çocukların ikinci görevleri de içi yemyeşil sıvı ile dolu öd kesesini, patlatmadan götürüp bir çukura gömmekti. Sonra en küçük çocuğa hitaben anatomi dersi başlardı. Bu akciğer, bu kalp, bu dalak, bunlar böbrek diye söylenip, gösterilerek kaba konurken; kurbanın billurları illa çocuklardan birinin eline tutuşturulur, ardında şamatası yapılırdı.

Parçalama başlar başlamaz, etin belirli kısımları ve sakatatları mutfağa gönderilmiş olurdu. Kesim işlemi tamamlanıp, derisi tuzlanıp katlanınca; eller ve bulunulan alan yıkanır temizlenirdi. Kurbana ait hiçbir atık bırakılmaksızın, her bir parçası değerlendirilirdi.

Kurban Bayramı sofrası

Kurban telaşındaki işini bitiren herkes; o duman tüten, kebap kokan sofranın başına otururdu. Çaylarla birlikte, ortaya konulmuş bir tencere bol yağlı kavurmaya saldırılırdı evvela. O lezzetli kavurma ile nefis birazcık köreltilince, sıra "cızbız" dediğimiz mangaldaki etlere gelirdi. Önce, kurbanın billurları, böbrekleri, dalak ve ciğerleri; ardından da bu maksatla ayırılıp özel olarak hazırlanmış etler atılırdı mangala. Bu bolluk içerisinde, evvelce sarılmış yaprak sarmalarının ve cevizli poğaçaların pek yüzene bakan olmazdı.

Yılların kurban etinin izlerini taşıyan "yastaç" üzerinde, mangaldan üzerine yapışmış kömürleri ile birlikte alınan külbastılar parçalanırdı. Keserken kaymasın diye, eti tutmak için kullanılan ekmek parçası; o pişmiş etin yağını ve suyunu emerek bütün lezzeti üzerinde toplardı. İşte o çok değerli ekmek parçası, çocuklar arasında üleştirilirdi.

Kurban telaşesi

Sabah telaşı mutlu mesut, şen şakrak ve doygun bir şekilde sona erse de; kurban etlerine yapılan işler birkaç gün daha sürerdi. Ayrılan bir bacak ve gövdenin bir kısmı yedi eşit parçaya ayrılıp, komşulara dağıtılırdı. Göğüs kafesini ayıran, "gömlek" denilen yağ ile bumbar, bağırsaklardan dolma, işkembeden çorba yapılması; fırına gönderilmek üzere kelle ve ayakların tütsülenip temizlenmesi bir süre daha devam ederdi. Kuyruk yağları ve kıkırdak etler kaynatılıp, eritildikten sonra bir kapta dondurulurdu. İlerleyen zamanlarda bir kaşık bu kıkırdak yağına kırılmış iki yumurtanın tadını hiçbir şey tutmazdı.

Öğleden sonra çocukların bayramlaşma turları başlardı. "Komşuannelerin" ve  "komşubabaların" elleri öpülüp bayramlaşılırdı. Küçük çocuklara bayram harçlığı, az daha yetişkin delikanlılara ve genç kızlara da çorap ve mendil verilirdi.

Kesimi müteakip tuzlanan deri; sokaklarda megafonla bağırarak dolaşan, çarpık bacaklı görünümlü Skoda araçla dolaşan Kızılay ve Türk Hava Kurumu yetkililerine, bir makbuz karşılığı teslim edilirdi. Böylelikle kurban telaşı biten evlerde ne kan, ne sakatat, ne hayvan dışkısı veya pisliği; kurbana ilişkin hiçbir iz kalmazdı. "Kurban bayramının ikinci günü yağmur yağar ve kurbana ilişkin bütün izleri yıkar götürür" inanışı yaygındır.

Tüm bunlar; bir pencereden bakılınca ilkel ve kaba, bir pencereden bakılınca kanlı ve vahşi, başka bir pencereden bakılınca da medenileşememek olarak görülebilir.

Ama biz çocuk aklımızla, işin manevi hazzını da, sofranın lezzetini de, insanlardaki mutlu mesut huzuru da iliklerimize kadar hissediyor ve yaşıyorduk. İşte o günler kurban bayramı idi, küçükten büyüğe herkes için.

Bu gün mü? Hepiniz yaşıyor ve benim kadar iyi biliyorsunuz ki; zamanın ve mekânın kurbanı bizler oluyoruz.