HOCA AHMED YESEVİ - 3

Fahrettin Beşli 10 Haziran 2019 Pazartesi, 06:00

Daha evvelki iki makalemde "Türk Halk Müslümanlığı"nın öncüsü Pir-i Türkan Hâce Ahmed Yesevi'yi hatırlatmaya gayret ettim. Hayatını ve yaptıklarını içeren ilkinden sonra, ikinci makalede, inanç altyapısına İslam'ı entegre ederek Türklerin daha kolaylıkla Müslüman olmalarını sağlayışını ve Yesevilik'in felsefesini aktarmaya çalıştım.

Uzunca süredir faaliyetlerini takip ettiğim,"Hoca Ahmed Yesevi Vakfı"nın bu istikamette kitapları ve yazıları olan değerli başkanı Sayın Erdoğan Aslıyüce'den, ikinci makalemi okuyup değerlendirme yapmasını rica etmiştim. Şu üç maddelik kıymetli mesajı ile düzeltme ve değerlendirmelerini bildirdi: "1.İlk Müslümanlar İdil Bulgar devletidir. 2.1166. ölümü değil çilehaneye girişidir. 3. Tebrikler. Bakış açısı çok doğru"

Yesevilik ve Vahhabilik

Yine bu ikinci makalemi paylaştığım sosyal hesabımın altındaki yorum kısmına Harbiye'den sınıf arkadaşım Kadir Biçer şöyle bir not düşmüş; "Merhaba sevgili kardeşim. Yazılarını keyifle takip etmeye çalışıyorum. Bu yazında <...Bu da tasavvufu, süregelen Maturidi ve Yesevi esaslarından Vahhabi îtikat ve geleneklerine iyiden iyiye yanaştırmıştır." derken yanlış anladıysam şayet düzelt, tasavvıf fikriyatının veya mutasavvıfların Vahhabiliğe yakınlaştığını iddia ediyorsun. Buna göstereceğin bir delil veya kaynak var mı? Bu vesile ile özlemle kucaklıyorum."

Birkaç kez bu talebi yanıtlamaya niyetlendim. Ancak kısa birkaç cümle ile bunun mümkün olamayacağı kanaati ile bu üçüncü makalemde bu soruya da cevap vermeye çalışacağım. Bu konuların ilmi ile meşgul bir âlim olmadığımdan, yaklaşım ve tespitlerim anlayabildiğim kadarı ile zihnimdekilerin ifadesi olabilecektir.

Tasavvuf, nefsin iman ve itaat etmesi, kemale ermek için ruhu, ibadet, zikir ve fikir gibi şeylerle terbiye etme, nefsani ihtirasları dizginleme olarak tanımlanır. Anadolu tasavvufu denilince aklıma dizi filminden de işlendiği üzere Yunus Emre ve dergâhı; Vahhabi itikadı deyince de Reşat Nuri Güntekin'in büyük eseri "Miskinler Tekkesi" geliyor.

Muhakeme etmek için en kestirme bakış açısı, bu günün tasavvufunun adresi görünen tarikat ve cemaatlerdeki uygulamaları değerlendirmektir. Aklı geriye bırakarak koşulsuz iman ve itaat beklentisi üzerine bina edilmiş yapılar değil midir bunlar?

Kur'anda sık sık geçen "...düşünesiniz diye, ...düşünmez misiniz..." ifadelerinin görmezden gelindiği bu yerlerde, öncelik insanların bireysel kurtuluşları ve manevi huzurundan çok; bu pazarda tezgâh açanların ihya olmalarıdır. İslamiyet'in rayından çıkıp da bu istikamete doğru yöneltilmeye başladığı zamanlarda; beş olan imanın şartlarına altıncı olarak "Kadere İman" daha sonradan bu maksatla eklenmiştir.

"Sorgu meleklerine ben şu tarikat, şu cemaatin, şu kolundanım dersen, sorgusuz cennete gideceksin" diyen adamların kürsüde olduğu; sorma, sorgulama, düşünme, ne diyorsam onu peşinen kabul et noktasına taşınmış bu tasavvuf merkezleri ilk baştaki asli misyonundan da ruhundan da çok uzaklaşmışlardır.

Maturidilik ve Yesevilik esasları ise kişinin imanına giden her şeyin; öncelikle hem zihin hem gönül filtrelerinin ikisinden birden geçmesini şart koşar. Ahmed Yesevi; ömrünü talebelerine tasavvufun içi ve dışı kabul edebileceğimiz zahiri ve batıni ilimleri öğretmekle geçirdi. Bağışlar yerine kendisinin ve talebelerinin ihtiyaçlarını karşılamak için el emeği ve sanatı ile kazandığı geliri tercih ederdi. Arapça okumak ve yazmak bir ibadet gibi görünmesine karşın; H.A. Yesevi, Arapça ve Farsça'yı çok iyi bilmesine rağmen eserlerini Türkçe yazdı. İnsanların bilmesini, anlamasını, idrak etmesini istiyordu ve bu şekilde saadet ve kurtuluşu bulmaları için çalışıyordu.

Ahmed Yesevî, yalnızca Allah'ın gazabından korkmaya dayalı zühdî tasavvuf yerine, ilahî aşka ve cezbeye dayandırdığı tasavvufunda; bugünkü şeklinde olduğu gibi pasif ve körü körüne bir itaatin gerektirdiği şuursuz, uyuşuk ve dünyadan kaçan bir tevekkülü reddetti. İnsanların ilgi ve kabiliyetlerini kontrollü ve verimli hale getirmek suretiyle toplumun ihtiyaç duyduğu sahalarda insanlara faydalı olmayı, kendi el emeği ve alın teri ile kazanıp geçinmeyi, bütün bunları yaparken de hiçbir zaman kulluğun unutulup, gönlün dünyaya takılıp kalmamasını tavsiye etti.

Türbesi ve Külliyesi

Hoca Ahmed Yesevî, vefat ettiğinde, içinde çilehanesinin de bulunduğu dergâhın yüz metre kadar uzağına defnedilmiş ve basit bir kabir/türbe yapılmış. Burası o civarda yaşayan Müslümanlar için kısa zamanda bir ziyaret mekânı olmuş. Bölgede ortaya çıkan Moğol istilâsının yıkıcı etkileri, bölgeyi de vurmuş.

XIV. yüzyılın sonlarında Altın Ordu devletini yıkıp bu bölgeyi ele geçiren Emir Timur, Moğolistan Hanı'nın kızı Tükel Hanım'ı eş olarak seçip gelin alayını karşılamak üzere yola çıkmış, yolda Yesi şehrine uğrayıp Hoca Ahmed Yesevî'nin kabrini ziyaret etmiş. Bu ziyareti esnasında Timur, rüyasında Ahmed Yesevî'yi görmüş ve kendisini zaferle müjdeleyen Yesevî'ye bir şükrâne olmak üzere, onun küçük türbesinin yerine büyük bir külliye inşa edilmesini emretmiş. Külliyenin yapımı için o dönemde Türkistan bölgesinin en meşhur mimarlarından olan Hoca Hüseyin Şîrâzî görevlendirilmiş.

​Türbesi, Kazakistan'ın güneyindeki Türkistan Yesi kentinde, 1389 (1370 diyen de var) ile 1405 yılları arasında inşa ettirmiş. Bu muazzam türbe ve külliye 2002 yılında UNESCO tarafından dünya tarihi mirası olarak kabul gördü. Bilahare Türkiye Cumhuriyeti tarafından TİKA marifetiyle yeniden tamir edildi.

Bu güne nasihati

Ahmet Yesevî nefsi köreltmek, tevazu, dünya malını hor görmek gerekliliğini savunup, dünya zevklerine düşkünlüğün zararlarını göstermeye çalıştı. "Fakr-name" adlı eserindeki şu sözleri esaslıdır: "Şeyh odur ki bağış alsa, hak edenlere, garip ve biçarelere vere. Eğer bağış alıp kendisi yese, murdar et yemiş gibi ola. Eğer böyle bir bağışla elbise yapıp giyse o elbise yıpranana kadar geçen sürece, Hak Teâla onu cehennemde türlü azaba giriftar kıla. Ve eğer öyle şeyhe her kim itikat kılsa, büyük günaha girecek. Öyle şeyhler lanetlidir. Onun fitnesi Deccal'dan beter; şeriatta, tarikatta, hakikatte, marifette mürtettir."

Yine aynı eserde bugüne dikkat çekerek ifade ettiği tespiti, bütün sözlere noktayı koyuyor: "Bizden sonra ahir zaman yakın olduğunda, öyle meşayihler peyda olacak ki, İblis aleyhi'l-la'ne onlardan ders alacak ve bütün halk onlara muhip olacak ve müritlerini sayıp bitiremeyecekler. O şeyhler ki gözlerini müritlerinden alacakları hediyelere dikecek ve canını küfür ve dalaletten ayırmayacak ve ehl-ibid'atı iyi görecek ve ehl-i sünneti kötü görecek ve ilm-i şeriat ile amel eylemeyecekler ve namahremlere göz atacaklar ve haram işleyip sonra da AllahTeala'nın rahmetini ümit edecek, meşayihler işini hakir görecek, müritleri ret olacak, özleri mürtet olacak ve yine yalvar-yakar olup, müritlerinin kapısına düşecekler. O halde müritlerden bağış talep edip alacaklar. Eğer müritlerine zir(adak) ve bağış vermese, çıkışacaklar: "Vah, yazıklar olsun, ben senden bizarım, Allah da senden bizar' diyecekler." Size de tanıdık geldi mi?