Ruhunu kaybeden kelimeler (1)

Fahrettin Beşli 11 Şubat 2019 Pazartesi, 06:00

İnsanoğlu ötekisi ile anlaşabilmek, meramını anlatabilmek, belki uyarmak yahut bir şey istemek için önce vücut dilini, sonra işaret dilini, sonra konuşmayı icat etti. Sonra da bunu yazıya taşıdı.

Her bir duyguyu, düşünceyi, olayı, cismi, maddeyi, hareketi ifade edecek kelimeler üretti daha sonra. Boylar soylar kendi dillerini, kendi kelimelerini çoğalttı zaman içinde.

Birkaç harfin yan yana gelerek ortaya çıkardığı tek bir kelimeye, bazen sayfalarla metin yazılabilecek manalar yüklendi. Tek bir kelime söyleyip ya da yazıp bütün meramımızı içine sıkıştırıp karşımızdakine aktardık. Gönül gibi, yürek gibi, vefa gibi, yiğit gibi...

İş bu kelimler, ruhu olan kelimeler idi.

***

Şöyle bir düşündüm de bugüne kadar ne çok kelimenin ruhunu kaybettik. Şimdi derdimizi tam ve doğru anlatacak içi mana dolu kelime bulamıyoruz. O ruhu olan kelimelerin yerini "emoji"ler aldı. Bir basit yüz ifadesi şekli ile çok şeyler anlatılıyor.

Ama bizim ruhu olan kelimelerle konuştuğumuzda ya da konuşanı dinlediğimizde aldığımız lezzeti hiçbirisi veremiyor, veremez de...

Edebiyattan, şiirden, okumaktan ve yazmaktan vazgeçtiğimiz günden beri de bu süreç ivme kazandı. Konuşmak, ses çıkarmanın ötesine geçemeyecek hale doğru süratle yuvarlanıyor.

Abarttım mı? Bu gün için biraz belki ama böyle giderse çok uzun olmayan zaman sonra bu tespit abartı olmaktan ne yazık ki çıkacak.

***

Aklıma gelen, ruhunu kaybettiğini düşündüğüm kelimeleri yazıp alfabetik bir sıraya koyduğumdan en üste "adalet" geldi. Kim bilir, belki de bunun da bir hikmeti vardır.

Adalet; mülkün temeli idi. Sahip olunan eşya ya da mal anlamındaki mülkün değil; egemenlik, hükümranlık, güç, iktidar ve en çok da devlet manasındaki mülkün temeli idi. Yani bu kurumlar, adalet mekanizmasının üzerine inşan edilirler idi. Bunları ellerinde bulunduranlar ayakta kalabilmek için bu temel kaideyi muhafaza etmek zorundaydılar. Siyaseten demiyorum ama şimdi adaletin ruhu, bir parti isminin içine hapsolundu. Adalet deyince akla sadece bütün organları ile birlikte yargı mekanizması gelir oldu. Ancak onun çıktısında adalet olduğuna inanç çok fazla azaldı. Asıl adalet haklı-haksız, suçlu-mağdur, iyi-kötü, güçlü-zayıf, zengin-fakir gibi eşit olmayanlar arasında hakları ve yükümlülükleri hakkaniyetle pay etmek olmalıdır.

Ahlâk; toplumun geçerli tüm kurallarına uygun davranışın, terbiye edilmiş insan tabiatının tanımı idi. Biz öğrenci iken 'ahlâk bilgisi' dersi vardı. Bireylerin ve toplumun ahlâklı olması kanun ve kuralların işliyor olduğu anlamına geldiğinden, birçok sorun kendiliğinden ortadan kalkardı. İş ahlâkı, eğitim ahlâkı, siyaset ahlâkı, ticaret ahlâkından söz edilirdi.  Bu gün ruhunu kaybeden bu kelime de "ahlâk polisi" teriminin içine hapsedilerek, manası sadece bu teşkilatın ilgi alanına giren malum konularla sınırlandırıldı.

Âlim; bir ve daha fazla ilimle donanımlı, derinliği olan ilim yapan, bilen kişi demekti. Âlimin sözüne itibar edilir, toplum içinde hürmet edilirdi. Zaman içinde ilim ve bilim birbirinden farklı iki kardeş kelimeye dönüştürüldü. Deney ve ispata dayalı somut konuları bilim; maneviyat, metafizik ve inanışlara dayanan soyut konuları ise ilim ifade edecek şekilde içerikler bölüştürüldü. Âlim de bu soyut konularda bilgiye sahip olarak uzmanlaşmış kişiye verilen unvana dönüştürüldü. Oysa ister ilimde, isterse de bilimde bilen kimseler azaldığından, olanlar konuşmadığından, itibar görmediğinden, değerini bulamadığından âlimlerle birlikte ilim kelimesinin de ruhu yitirildi. Bu hususta çok evvelden Yunus Emre uyarmış ve demiş ki; "İlim ilim bilmektir, İlim kendin bilmektir; Sen kendini bilmezsen, Ya nice okumaktır."

Arkadaş; hani hikâyesi ile aktarıldığı üzere, okçuların arkasını sağlama almak için sırtını dayadığı arka-taşı gibi sırtımızı dayadığımız, güvendiğimiz kişi idi. Uzun vadeli bir ilişkiyi ifade ederdi. Okul arkadaşlığı, hacı arkadaşlığı, asker arkadaşlığı, çocukluk arkadaşlığı gibi türevleri vardı ki her biri, birbirinden sıkı bağların ifadesi idi. Bu arkadaşlığı ileri boyutlara götürenleri de vardı elbette. Özelikle bizim yöremizde yaygın olan erkeler için "sağdıçlık", kızlar için "aretlik" (ahiretlik)bağı, bir ömür boyu derde, tasaya ortak olmak demekti. Şimdi arka-taş dağıldı un ufak oldu, toz toprak oldu. Kalan posasına ne diyoruz şimdi, "kanka"...

Asker; erden mareşale kadar vatanın selameti için seve seve can vermeye hazır, fedakâr, yiğit, gayretli ve saygın insanlara denirdi. Askerlik de karşılık beklemeksizin yapılan millete hizmet, bir vatan borcu olarak kabul edilir idi. Erkek çocuklarının, yetişmiş olarak hayata başlamadan önceki son istasyon idi. Sadece harp sanatları değil vatan sevgisi, sadakat, birlik ruhu, yiğitlik dâhil birçok değer bu ocakta öğrenilir idi. Askerlik, tırtılın kozasından çıkıp kelebeğe dönüşme safhası idi. Bugün teknikler ve taktikler değişti, teknoloji değişti, felsefe değişti, insanların topluma karşı sorumlulukları ile bireysel hakları yer değiştirdi ve askerin de askerliğin de ruhu uçtu gitti. Son dönemde Türk ordusunun başına gelenleri, bilmediği bir harbin içinde tecrübesi olmadığı taktiklerle nasıl mağlup edildiğini, bütün okulları, kurumları, disiplini, teşkilatının tahrip edildiğini uzun uzun anlatmaya lüzum yok. 2200 yıllık mazisi şan ve zaferlerle dolu kahraman Türk ordusu profesyonel askerlikle paralı askerlik denilen terminoloji içinde esarete mahkûm edildi.

Atatürk; her yüzyılda sadece bir millete gelen ve 20nci yüzyılın ki bize kısmet olan önder, kurtarıcı, devrimci, kumandan, siyasetçi ve milletini her şeyden üstün tutan devlet adamının namı idi. Hakkında kitaplar yazılan, dünyadaki tüm mazlum milletlere cesaret veren, taklit edilen, örnek alınan bir sembol insanın adı idi. Çukurun dibine doğru düşerken çekip çıkarttığı milletine, muhasır medeniyetler seviyesine ulaştırmak üzere çekidüzen veren, milletinin altında ezildiği gereksiz ağır yükleri boşalttırarak, koşmasını sağlayan dehanın şanı idi. Ancak tüm bunlar sadece Türk milleti ve var olma mücadelesi veren mazlum milletler için faydalı ve değerli hususlar idi. O sebeple de gözünü buralara dikmiş emperyalist global güçlerin hedefi haline gelen Atatürk bugün yıpratılmaya, tahrip edilmeye ve ortadan kaldırılmaya, tarihten tüm yaptıkları ile silinmeye çalışılıyor. Tüm yaptığı hayırlı işleri yok sayarak Osmanlıyı ve hilafeti ortadan kaldırmakla, İslam'a uygun yaşama şeklini tüm ayrıntıları ile ortadan kaldırmakla suçlanmaya, beşeri özellikleri ve özel hayatı ile yerden yere vurulmaya çalışılıyor. Böylelikle itibarı ve gönüllerdeki yeri sarsılmaya çalışılıyor. Bu kumpanyaya Atatürkçülük ve Kemalizm diye sadece bayrak sallayanlar gafleten malzeme verenlerle, O'nu savunmakta ve yaşatmakta yetersiz kalanlar eklenince; el birliği ile Atatürk'ün ve gerçek Atatürkçülüğün ruhu zayıflatıldı. Duvarlardaki resimler kaldırılmaya, heykellerine put denilmeye başlandı; adını anmak bazı çevrelerce kabahat olmaya başladı. Eğer bu ruhu tekrar kurtaramazsak kendimizi de uçurumun dibinden kurtaramayacağız.

Barış; kavgaya ve savaşa son vermek yahut da kavganın veya savaşın olmadığı şartlar demekti. Şimdilerde kim sorar ise barış sürecindeyiz. Ama ruhunu kaybetmiş bir barışın varlığı; aleni görünen düşmanla vuruşarak yapılan savaştan daha büyük tahribat yapıyor. Çünkü savaşın ve hasmane mücadelenin kuralları belirsiz, hatta yok. Düşmanı göremiyorsun, çünkü düşman başka suretlerin arkasına saklanıyor, kılıktan kılığa giriyor, inkâr ediyor. Arkadan saldırıyor, daha çok casus, daha çok hain, daha çok satılık adam kullanıyor. Ve bu savaşa hazır olmayan bizim gibi ülkeler, neler kaybettiğinin farkında olmadan kendilerini barışta zannediyorlar. Ruhu olan barışta, devletler ve milletler birbirinden emin olurlar. Kendilerini korumak üzere zaman, emek ve para harcamazlar. Tüm güçleri ile dünyayı güzelleştirmeye ve daha yaşanabilir hale getirmeye yönelirler. Şimdi barış; güvercinin gagasındaki zeytin dalına tutturulmuş durumda gökyüzünde dolanıp duruyor da inecek bir avuç toprak bulamıyor.

Beslenme; günlük yaşamsal fonksiyonlarımızı tam yerine getirmek için ihtiyacımız olan enerjiyi üretecek yakıtı, vücuda aktarma işlevi idi. Beden de ruh da yararlı şeylerle, posası ve yan tesiri az gıdalarla beslenirdi. Büyükler hayretle hep şöyle derler ki siz de tanık olmuşsunuz; "Bir tas tarhana çorbası, bir parça turşu ile sabahtan akşama kadar tarlada çalışırdık da yorulmazdık. Bu kadar hastalanmazdık, erkenden kocayıp yatağa düşmezdik. Şimdi bakıyoruz sofraların üzeri almıyor yiyecek kaplarını. Bir bolluk ki görülmemiş çeşitlilikte. Ancak herkes yorgun, herkes hasta, herkes aç ve herkes erkenden hızlıca kocuyor." Kudreti ve hikmeti azalmış besinlerden yeteri kadar enerji alabilmek için birkaç katı miktarda yemek zorunda kalıyoruz. Midelerimiz daha fazla posa ile dolduğumuzdan, erkekler antilop yutmuş piton yılanı gibi; kadınlar da oturgaçlarındaki hava yastıkları patlamış vasıtalar gibi dolaşıyoruz. Beden beslenemediği için daha az enerji ile daha fazla yük taşıyoruz. Ruhumuzun beslenememesi ise apayrı bir konu... Yediklerimizin ruhu olmadığından beslenmemizin de ruhu yok oldu. Beslenmek yerine tıkınıyoruz, mideyi bir çuval gibi dolduruyoruz ve bedenin gerçek ihtiyaçlarını bırakıp burnumuza dayanmış fastfood benzeri yiyeceklerle doyma duygusu peşinde dolanıyoruz.

Üzerinde konuşacak ruhunu kaybetmiş kelimeler hakkındaki bu yazı biraz daha sürecek.