Ruhunu kaybeden kelimeler - 4

Fahrettin Beşli 04 Mart 2019 Pazartesi, 06:00

Ruhunu kaybettiği için ihtiyacımıza cevap vermeyen kelimeleri irdelemeyi sürdürüyoruz. Bazıları başlı başına makale konusu olabilecek kıymetteki bu kelimelerin; kaybettikleri ruhları ile birlikte yitirdikleri anlamlarını tazelemeye uğraşıyoruz.

Birçok sebeple rengini yitiren günlük yaşantımıza tat veren bu anlamlı kelimeler; konuşma ve yazılarda ortadan kalktıkça, hayatımızın rengi griden daha fazla siyaha dönüşüyor. Buna direnmek gerek. Yitirdiklerimizi tamamen unutmadan tazelemek ve günlük hayatın içinde yaşatmak gerek.

Komşu; anlam esasını sınır ortaklığı olan mücavir yerlerden alır. Bir bütünlük veya yakınlık içindeki yerlerde bulunanların ilişkilerini ifade eder. Bizim hayatımızda özel yeri olanı ise evlerimizin yakınlarında evleri olanlara yüklenen anlamı idi. Komşu çok değerli idi geçmişte. Akrabalıktan sonraki en özel yakınlıktı. Hatta çocukluğumuzda büyüklerimizin "Komşu akrabadan önce gelir, çünkü akrabamızı bile haftada bir gün hatta bayramdan bayrama görürken, komşumuzla her an beraberiz. Başımıza bir şey gelse ilk koşup yardıma gelecekler komşular olacaktır" derlerdi. Sokakta komşulardan birinin kapısı açık ise evde de bir büyük var ise çocuklar için endişe edecek bir şey kalmamış demekti. Çünkü o komşu sokağın çocuklarını beraber doyurur, gözetir veya evinde konuk ederdi. Sadece bu kente has mı bilmiyorum ama bizim "komşuanne"lerimiz ve "komşubaba"larımız vardı. Bayramda evdeki büyüklerimizden sonra koşa koşa komşulara el öpmeye gidişimiz bundandı. Komşularımızın sadece hane halklarını değil, uzak yakın bütün akrabalarını bilirdik tanırdık. Ya şimdi? Ben iki yıldır oturduğum sitede, alt kat komşumun adını geçen hafta öğrendim. Hayatımızda komşu olmaması ne büyük bir kayıp. Şimdiki nesil önemsemiyor, gelecek nesiller hiç bilemeyecek.

Medeniyet; işte zamanımızın en kıymetli ancak doğru anlaşılamadığından ruhu ile birlikte önemini kaybetmiş bir terimi daha. Çağın değerlerinin ve gerekliliklerinin karşılanma ölçütü olarak kabul edilmeli bence medeniyet. Devletin ve toplumun sınıf geçme notudur. Esas başarı bu seviyeden daha fazlasını ortaya koymaktır. Biz medeniyet kelimesine anlam verirken; iki değerli metin içindeki sözler arasında çelişkiye ve tereddüde düştük. Birincisi Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün, Cumhuriyet'in Onuncu Kuruluş Yıl Dönümü'ndeki o bilindik nutkunda övdüğü; üzerine çıkılması gereken bir seviye olarak medeniyettir. İkincisi ise Mehmet Akif Ersoy'un İstiklal Marşı'nda "tek dişi kalmış canavar" olarak yerdiği medeniyettir.  Her ikisinin tarif ettiği, o asra ait olan (muasır) medeniyet Batı'daydı. Bilimde, teknikte, sanatta, sanayide, ticarette ve siyasette güç Avrupa'daydı. O nedenle Atatürk milletine o tarafı işaret edip,'medeniyet seviyesini yakalayın ve geçin' dedi. Medeniyeti kendi topraklarında bulunduran aynı Batı; devletimize düşmanlık edip saldırınca da Mehmet Akif, 'Batı'nın medeniyetinden korkmayın; topundan tüfeğinden, uçağından teknolojisinden çekinmeyin; bizim zaten iyice yaşlanıp köhnemiş o medeniyeti alt edecek iman gücümüz var' demek istemişti. Medeniyet bu gün Amerika'da ve Avrupa'da, dün Anadolu'daydı, daha evvel Bağdat'ta, Semerkant'ta Buhara'daydı ya da Mısır'da Orta Asya'da hatta Çin'de idi. İnşallah önümüzdeki yüzyılda Türk dünyasında olacak.

Millet; kelime anlamı olarak "çoğunlukla aynı topraklar üzerinde yaşayan, aralarında dil, tarih, duygu, ülkü, gelenek ve görenek birliği olan insan topluluğu, "ulus" olarak açıklanıyor. Bizim Türk Milleti derken veya milliyetçiliğe anlam yüklerken düştüğümüz yanılgıdaki gibi ırk, soy, boy veya herhangi bir kan bağı olarak değil. Hangisi daha doğru biraz karışıyor. Türk Milleti dediğimizde Türkiye Cumhuriyeti Devleti vatandaşı herkesi mi yoksa Türk dünyasındaki tüm devletlerde yaşayan soyu Türk'e dayanan herkesi mi kastediyoruz? İşte buralarda bizim gibi millet kelimesinin ruhu da yolunu şaşırıyor. Ulus devletlerin hâkim olduğu yer ve zamanlarda bu karışıklık olmuyor. Ne zamanki birden fazla ırktan ve soydan insanların meydana getirdiği devletler ortaya çıktı; millet kelimesinin ruhu da değişime uğradı. Osmanlı Devleti kuruluşunda tam anlamı ile Türk Milletinin devleti idi. Ne zaman ki Konstantinopol gibi birden fazla dine, ırka, soya mensup insanların bulunduğu bir şehri fethedip İstanbul yaptılar, o zamandan itibaren bu değişime tabi oldular. Zamanla fethettiği topraklarla ve hükmettiği devletlerle imparatorluğa dönüşen Osmanlı; Türk Milleti olarak kendini tanımlamak yerine Osmanlı tebaası olarak milletini tarif etti. İşin içine Müslüman coğrafyalar ve halifelik müessesesi de girince, bu defa da milletin yerini ümmet aldı. Her ne kadar, geriye kalanların meydana getirdiği devletin adı 'Türklerin Ülkesi' manasındaki Türkiye de olsa; onun da bünyesinde hatırı sayılır ölçüde farklı ırk ve soy mensubu insanlar vardı. İşte buna Atatürk'ün bulduğu çözüm, aslında sorunu ortadan kaldırmaya yeterli idi. "Ne Mutlu Türküm" diyene derken, kendini bu devlete gönülden bağlı ve kendini Türk olarak gören herkes; bugünün anlayışı ile Türk Milletinin değerli bir parçasıdır. Buradan hareketle de milliyetçilik; Türkiye Cumhuriyeti'ne mensup herkesi ifade eden "Türk Milletinin hak ve menfaatlerini gözetmek, onun yücelmesini isteyip o istikamette gayret göstermek" olarak ırkçılıktan ayrılır.

Müslüman; nedeni artık aşikâr hale gelen bir kurgu ile Müslüman'ı ve Müslümanlığı mutasyona uğrattıklarından; Müslüman kelimesi de genel kabuldeki ruhunu kaybetti. Müslümanlık alameti olacak şekilde "Allah-u Ekber" diyerek kafa kesenlerle; kendini havaya uçuranlar birbirine karıştı. Böylelikle hedeflendiği gibi kafalar da karıştı. Samimi ve hakiki Müslümanlara bile gerçek "Müslümanlık bu mu?" diye sordurtan bu görüntüler; kelimenin ruhunu tarumar etti. Bir de buna Müslümanlık gibi bir erdemi, yaptıklarını kamufle etmek için kostüm olarak giyenlerin Müslümanlığın menettiği her şeyi yapmaları eklenince; çocuklarımıza gösterecek doğru örnek bulmakta zorlanır olduk. Cat Stevens/Yusuf İslâm'ın "Eğer önce Müslümanları tanısaydım İslam'ı seçmezdim" dediği gibi olumsuz örneklere bakarak değil, bilginin kaynağına inerek çocuklarımızı yetiştirmeliyiz. Asla su-i misal emsal olmaz. Şimdilik çocuklarımızı başka taraflara baktırarak koruyabiliriz, ancak asıl olumlu örnekleri artırarak muvaffak olabiliriz. Çok yakın zamana kadar Müslüman olan, emin olandı. Ticarette ve sosyal hayatta güvenilirliği tamdı. "Abdesinde namazında" diye tarif edilen bu insanlar; her şeyden evvel Allah'tan korktukları için hata yapma ihtimalleri hiç yoktu. Aralarına o kadar çok kirli kişilik karıştı ki sapla saman birbirine karıştı ve Müslüman görünen herkese ihtiyatla yaklaşılır oldu. Oysa Müslüman; kişinin Allah'la olan ilişkisini ve bağını ifade eder. O bağın, günlük yaşantısındaki iz düşümü ise o kişiyi toplum içinde değerli kılıyor. Bir zaman sonra, bu kirden pastan arınarak, insanlığın yeniden Müslüman olmanın ruhuna kavuşacağına; kelimenin yeniden emin ve erdemli insanları ifade eder hale geldiğini göreceğime olan inancımı koruyorum.

Müzik; insanın ruhunu yükselten, zamanda yolculuğa çıkartan, bir duygu sınırından ötekisine sürükleyen ahenkli ve güzel sesler demektir. Sadece ruhu değil bedeni de iyileştirdiği fark edilince Osmanlı şifahanelerinde müzikle tedavi yöntemleri uygulanırdı. Türü ne olursa olsun herkesin kendini bulduğu bu notalar âleminde tat vardı. Musiki diye de isimlendirilen gerçek müzik, birtakım duygu ve düşünceleri, belirli kurallara ve disipline bağlı olarak uyumlu seslerle anlatma sanatıdır. "Çırpınırdı Karadeniz" parçası başka, "Love Story" başka, "Makber" başka duyguları harekete geçirir. Hatırlayabilirseniz en son güzel bir müzik ne zaman bestelendi ise o sondu; işte o tarihten sonra müzik kelimesinin ruhu kayboldu. Şimdiki jenerasyonun müzik diye dinlediği gürültü, rap diye taklit etmeye çalıştığı hızlı gevezelik; müziğin ruhunun tekrar yolunu bulmasını perdeliyor. Günümüzde teknoloji, tüketim, bireysellik ve beşeri hırslar insan ruhunu zaten boşalttığı için, gerçek ruhu olan bir müzik arayışında da değiliz. Ama bazen öyle güzel bir müzik dinleriz ki bunun cennetten gelen sesler olduğuna yemin edebiliriz. İşte yeniden müziğin o kayıp ruhunu bulmuş oluruz.