Sahi, nerde o eski Bayramlar?

Fahrettin Beşli 17 Haziran 2018 Pazar, 06:22

Biz çocukken, büyüklerimiz "Aah nerde eski bayramlar!" derdi. Şimdi biz söylüyoruz aynı şeyi; ama büyüklerin o gün beğenmedikleri bayramları kastederek.

Annem 1960'ların başındaki köy bayramlarını anlatırdı. Rahmetli babaannem, bayram öncesi son üç gün boyunca kesintisiz ve karşılıksız olarak köyün kadınlarına elle bayramlık gömlek dikermiş. Bugünkü anorak gibi ayak bileklerine kadar uzun bir giysi. Gelinler de temizlik ve bayram ekmeği, baklavası yemeği ile meşgul olurlarmış. Bayram sabahına kadar.

Bayram sabahı "adamlar camiden çıkana kadar" diye sabit bir termin vardır ki birçok işin tamamlanması gereken an işte o andır.

Yürüyebilen köyün bütün erkekleri bayram namazındadır. Eksik varsa mazereti merak edilir. Hepsi bayramlık giyemese de en yeni, en temiz kıyafetlerle bayram namazına gidilir.

Bayram namazından sonra köyün imamı başlangıç noktası yapılarak; yaş sırasına göre bayramlaşma kuyruğu oluşturulur. Herkes akraba, eş, dost, küs, barışık ayrımı ve tercihi yapamadan sıradaki herkesle bayramlaşarak, sonuna doğru ilerler. Sıranın sonuna gelince orada durur ve kendinden sonrakilerin kendisi ile bayramlaşıp ilerlemesine imkân verir. Bu bayramlaşma ancak akran olanların el sıkışması, küçüklerin büyüklerinin ellerini öpmesi şeklinde gerçekleşir.

Sonra evdeki kahvaltı ve bayramlaşma faslı bitince evli bekâr tüm gençler bayram yerine koşarlar. Köyün bayram yeri, kenarında yüksek kestane ve ceviz ağaçlarının olduğu bir çayırlık mevkide olur.

Uzun urganlarla sağlam ağaç dallarına kurulan salıncaklarda ve meydana dikilen "cungurgeç"lerde (hem dikey, hem de yatay hareket edebilen bir tür tahterevalli) gençler genel edep ve teamüller çerçevesinde eğlenirler. Bekâr gençler karşılıklı maniler okuyarak, gönlündeki yavuklularına mesajlarını iletirler.

Babaannem gelinlerinin yanına çerez niyetine kavrulmuş nohut ve buğday verirmiş. Bayram harçlığı olanlar, altına üstüne salça sürülmüş sandviç ekmeği ya da omuza asılan tahta sandık termoslarda satılan çubuk dondurma alırlar.

10 - 15 yıl sonra biraz daha değişmiş ama tadını korumuş bayramları biz şehirde yaşadık.

Bayramların yaklaşması bile heyecan, neşe ve mutluluk sebebi idi. Bayram gelmeden evvel çarşı pazardaki, hanelerdeki ve gönüllerdeki bayram telaşı bütün derdi tasayı, yokluğu kıtlığı unutturur idi.

Postane önü ve merkezi caddelerde kartpostal tezgâhları kurulurdu. Meramını en iyi anlatan görselin olduğu kartpostalı alıp bir hafta önceden gönderirdin ki bayramda alıcısında olsun.

Sonra geç kalmadan bayramlıklar alınırdı. Bayrama doğru yaklaştıkça güzel olanlar tükenir, çeşit azalırdı. O nedenle bir an evvel kesemize uygun, en güzel bayramlık kıyafetler alınıp bayram sabahı giyilmek üzere yatağın altına yerleştirilmeli idi.

Zaten sadece bayramda yeni kıyafet alınırdı. Daha evvel alınsa bile ilk bayramda giyilirdi. Kızlar daha şanslı idi. Renkli elbiseler, çoraplar ve en önemlisi kırmızı rugan pabuçlar. Erkek çocukları ise seneye de giyilecek büyüklükte siyah iskarpinler, büyük adamlar gibi takım elbise kravat ve gömleklerle girdiği olgun formunda kendini bir yıl daha büyümüş hissederlerdi.

Son iki üç gün kala, evde telaş tavan yapardı. Yaprak sarmaları, dolmalar, baklavalar hazırlanır; en sonunda da neredeyse bayrama namazına kadar bitmeyen bir bayram temizliği, tatlı bir yorgunlukla neticelenirdi.

Saçların ne halde olursa olsun, uzun sıra beklemek bedelini ödeyerek "bayram tıraşı" olunur ve akşam da mutlaka banyo yapılırdı. Arife suyunun çocukların boyunu uzattığı söylentisi bize umut verirdi. Bayram sabahı kaplıcalara gidebilenler de erken bir sefanın şanslısı olurlardı.

Arife günü büyükler; çocuklara verilecek harçlıklar büyüklüğünde paralar bozdurur, kolonya şişeleri doldurur, bayram şekeri ve üç günlük ekmek alırlardı. Bayram boyunca fırınlar kapalı olduğundan ekmek bulunmazdı.

Ve beklenen gün bayram sabahı erkenden kalkıp, yepisyeni bayramlıkları giyip bayram namazına gitmek; küçük yürekler için büyük bir vazife idi. Camilerin bayram namazı cemaati çocuklarla dolu cıvıl cıvıl olurdu. Müslüman erkek çocuğunun namazla ilk tanışması da zaten genelde bayram namazında olurdu. Her şey taklit ederek başlayacağından, çocuklar saflarla aynı anda yatıp kalkarak, namaz kılmanın nasıl bir şey olduğunu orda görürdü.

Namaz bitimi oradaki akrabalar ve tanıdıklar birbirleri ile bayramlaşırdı. Dönerken tüm yerel ve ulusal gazetelerin yerine çıkan 'Bayram gazetesi' alınır, koşturarak eve gidilirdi.

Kahvaltı sofrası hazır olurdu. TRT televizyonundaki Mustafa Kandıralı'nın oyun havaları eşliğinde hane halkı birbiriyle bayramlaşırdı. İşte bayram harçlıklarının dağıtımı da o andan itibaren başlardı. Gün içinde dolaşırken ya da eve gelen büyüklerden toplanan paralar, mendiller, çoraplar, çikolata ve şekerlemeler tam bir hazine idi çocuklar için.

Sonra Barış Manço'nun "Bugün bayram, erken kalkın çocuklar" şarkısına hep bir ağızdan "o hooo biz çoktan kalktık bile" denilir, yüksek tondaki konuşmalar, şakalar ve kahkahalarla bayram havası pencerelerden sokaklara taşardı.

Kahvaltı sonrası, büyükler televizyondaki siyah beyaz Ayhan Işık filmi seyrederken; çocuklar sokağa fırlarlardı bile. Öğleye kadar tüm komşuların kapıları çalınır, elleri öpülür, yanında gezdirilen torbaya bayram şekerleri, ceplere de verilen harçlık paraları tıkıştırılırdı.

Şimdi tuhaf gelir size ama birçok komşu, şekerle birlikte para verirdi kapıya gelen çocuklara. Önce paralar kalktı, sonra da şeker ikramı en sonunda da kapılar açılmaz oldu. Şimdi artık çocuklar da gelmez oldu haliyle.

Gün içinde bir kere davulcu gelirdi. Davulun sesinden sokağa girdiğini anlayınca, hemen büyüklerin davulcu için hazırlayıp sehpanın üzerine bıraktığı para alınıp pencereye çıkardık. Kapı kapı ilerleyip bizimkinin önüne gelince, beklerdik ki bize özel bir mani döktürsün. Bitince parasını camdan uzatırdık. Çöpçüler için de havlu ve çorap hazırlanır verilirdi.

Bayram sabahının ilk saatlerinden itibaren sokaklar çocuklarla şenlenir, panayıra dönerdi.

Birbirlerine topladıkları paralar ve şekerleri gösterir, hava atarlardı. Toplanan paranın ne kadar olduğunu, sadece toplayan çocuk bildiğinden, dilediği gibi harcama yetkisi vardı. Dondurma, macun, köpük helva, leblebi tozu, pamuk helva, kâğıt helva, elma şekeri, kama veya tabanca şeklinde açmalar yiyecek; yeni çıkan oyuncaklar, mantar tabancası ve mantarı, maytap, çatapat, kız kovalayan, füze, torpil ise eğlencelik harcama kalemlerimizdi.

Bayramın son faslı ziyaretler safhası olurdu. Büyükler evde küçüklerini beklerken, küçükler komşulardan başlayarak büyüklerini ziyaret için dolaşırlardı. Harçlık vereceğini bildiğimiz büyüklerin ziyaretlerine daha hevesli giderdik. Çocuklar, birinci derece akrabalar çemberinin dışında kalan, özellikle ebeveynlerinin akrabalarını bayramlarda tanırlardı. Radyodaki Zeki Müren klasiklerinin eşlik ettiği ziyaretlerde, dolmalar tatlılar yendikten sonra kahveler içilirken, sohbetlerin gündemi gündelik mevzular olurdu.

Pınarbaşı'ndaki bayram yeri ise başlı başına bir anlatım konusu.

Hey gidi günler hey!.. Sahi nerde o eski bayramlar?

Bugün için sadece tatile dönüşen eskinin bayramları, kirlenen dünyamızla birlikte kayboldu. Çocukluğumuza dair güzellikler arasında hafızalarımızdaki yerini koruması, yarına taşınması için yeterli değil. Yaşatılması ve sürdürülmesi gerekir ki hiç olmazsa çocuklar ve yaşlılar bayram sevincinden mahrum kalmasın.