“Babamı vey dede bana!”

H. Gül KOLAYLI 14 Mayıs 2016 Cumartesi, 07:00

Bir facia sonrasında travmanın atlatılması belli koşullara bağlıdır...

Misal, yapanların yanına kâr kalmaması...
Tedbirler alınarak bir daha böylesi felaketlere mahal verilmemesi...

Bu ülkede Soma katliamı yaşandı... 301 can, boğularak, yanarak, haşlanarak iş katliamına kurban gitti...

Dünyanın gelişmiş ülkeleri de çeyrek ya da yarım yüzyıl önce bu sorunları kıyasıya yaşamış...

Ardından sert tedbirlerle ölümleri en aza indirmeyi başarmış...

Liberalizmin anavatanı ABD'de bile madenler bağımsız denetçiler tarafından denetlenir, tedbir alınmamışsa, anında ağır para cezalarının yanı sıra işletme faaliyeti durdurulur...

Soma katliamı sonrasında, bayağı bir umutlanmıştım...

301 insan ölmüştü... En azından, işçi sağlığı ve güvenliği açısından bir milat olacaktı, diye düşünmüştüm...

301 can en azından buna vesile olacaktı... Başka iş cinayetlerinde başka canlar yitirilmeyecekti...

Kazadan birkaç gün sonra gittiğimiz Soma'da madenden sağ çıkan işçilerle, madencilerle de paylaşmıştım bu görüşümü...

Onlar bir şeyin değişmeyeceğini, mahkemelerin yıllarca süreceğini söylüyorlardı...

Sonraki süreç, acılı Somalı maden işçilerini haklı çıkardı...

Yasal olarak birtakım önlemler alındı alınmasına da... Yeterli değil...

 Geçen hafta İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi'nin açıkladığı iş kazası/ iş cinayetlerinde yaşamını yitirenlerin sayısını paylaşmıştım...

Bu yılın ilk dört ayında en az "586" işçi ölmüş... Son dört yıl içerisinde nisan ayı iş cinayetlerinde her yıl artan bir grafik var... 2016'da ise en yüksek sayıya ulaşmış...

 

EN GÜÇSÜZ SUÇLU

Bunlar istatistik değil, insan canı... Yakınlarını iş kazalarında yitiren "Vicdan ve adalet nöbetindeki aileler" diyor ki:

"İş cinayetlerinde en güçsüz kim ise suç ona, yani işçiye atılıyor. Hem ölüyorsun. Hem de kusurlu gösteriliyorsun..."

Yasalar, yönetmelikler güçlüyü koruma üzerine kurgulanırsa... Sonuç böyle oluyor...

Soma katliamının olduğu 13 Mayıs 2014 tarihinden bir hafta kadar sonra Bursa Kadın Kuruluşları Birliği üyesi dernek başkanlarından oluşan bir heyet ile Soma'ya gitmiştik...

Daha sonra yine aynı kuruluş, Somalı 60 civarında kazadan yaralı kurtulmuş ya da yaşamını yitirmiş madenci yakınlarını Bursa'da ağırlamıştı...

Soma'daki ziyaretin bendeki simgesi, iki oğlunu yitiren anne ve babanın, oğullarının adları yazılı baretlere sımsıkı sarılışları, minik torunun "babamı vey dede bana" diye bareti isteyişidir...

Hâlâ içim acır...

 

MADENCİ KIZLARI BABALARINI ÖZLÜYOR
Böylece Somalı madenci kızlarıyla da tanışmıştım... Uzun süre görüştük... Hâlâ arada sırada ararlar, konuşuruz. Dertlerini dinlerim...

Misal her maden kazasından sonra panik halde aradılar;

"Yine anons var... Yine biri daha madende öldü..."

Her sordukları soru şuydu:

"Ne zaman bitecek bu ölümler... Bitsin artık, ölmesin insanlar..."

Yaşadıkları travma çok belliydi...

Ne hissettiklerine gelince...  Her maden kazasında o günü yaşıyor, acıları tazeleniyordu...

Babalarını özlüyorlardı ve anneleri üzülmesin diye, duygularını, gözyaşlarını bir yabancıyla, benimle paylaşıyorlardı...

Bir şeyi daha öğrenmiştim; Somalı madenciler iyi bir eş, iyi bir babaydı. Aile içi şiddet, aldatma, boşanma neredeyse hiç yoktu.

Somalı kızlarla arada görüşüyoruz... Dün yine aradılar; babalarını çok özlediklerini söylediler...

Bu yaz tatilinde onları konuk edeceğim...

Öte yandan Soma'da ve Bursa'da görüştüğümüz madencilerin anlattıklarında ağır ihmal vardı... O zamanlar inkâr edilen her şey daha sonra bilirkişi raporlarıyla kesinleşti...

Dayı sistemi, yani 21. yüzyıl kölelik sistemiydi anlattıkları...  İşçileri dayılar buluyor, çalıştırıyor, üretimden de patrona karşı onlar sorumlu oluyordu...

Tek hedefleri vardı; "Çok, daha çok kömür!"

Patron da aslında taşerondu...  Belli miktarda kömür çıkartmak üzere devletten ihale ile almıştı madeni...

 

BİLİRKİŞİ RAPORLARIYLA KESİNLEŞTİ

İşçilerin o gün Soma'da anlattıklarına gelince;

"...Kaza sırasında bilincim açıktı, altmış, yetmiş kişi bir yerdeydik. Arkadaşlarımla birlikte yirmi yirmibeş kişiyi sırtımızda çıkarttık... Benim çalıştığım S panosunda göçük oldu. 300 metre bant yanmıştı. 2 galeri yıkılmıştı. Yukarıdan su basıyorlardı. Kaynayan su üstümüze geliyordu. Bazı arkadaşlarımız haşlanarak öldüler..."

 "...2,45'te iş bitti. İşçiler içeride kaldı. 300 kişinin öleceği belliydi. Zaten iki aydır yanıyordu. Tarama olan yerdi. İki kez kapatılmıştı. Yine açıldı. O mühendis de işçi de öldü zaten. Taramada delik açılıyor. Mühendis, Ahmet'e git bak diyor, saat 2.35'te... O da 'Ben top atarım, boyunduruğu kaldırırım. Direği atamam, zaman yok!"  yanıtını veriyor... Topu yani dinamiti atıyor ve yangın başlıyor... Bu yöntem de yanlıştı..."

"...Gaz maskesini takamadım. Toz içindeydi. Küflüydü. Pisti...  Hepten nefes alamadım. Boruları deldik. Oradan nefes aldık."

Davalara gelince 6 tutuklu 45 kişi yargılanıyor...  Yargılanan kamu görevlisi hiç yok...

Türkiye Maden İşçileri Sendikası'na göre yüzde 80 oranında iyi adımlar atılmışken...

TMMOB Maden Mühendisleri Odası'na göre ise alınan tedbirlerin önemli kısmının kazaları önleyici olmaktan ziyade kaza sonrasında kurtarmayı sağlayan önlemler...

Aslında belki de her şey tanımda yatıyor.

"İş Sağlığı ve Güvenliği"...

İş meslek hastası olur mu? İnşaattan düşer mi? Madende göçük altında kalır mı? Kalmaz...

İşin mi, işçinin mi sağlığı öncelikli? Neyi önceliyorsanız, onu korur kollarsınız...