NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!

İbrahim ÖGE 31 Ekim 2019 Perşembe, 10:00
  • Bir millet, kendine bu kadar mı düşmanlık eder! Özellikle basının köşe başlarını tutan bazı isimlerin dünden bugüne kaleme aldıklarını okudukça, televizyon kanallarında söylediklerini işittikçe soruyorum: Bunlar gerçekten bu ülkenin vatandaşı mı yoksa bir istihbarat örgütünün görevlileri mi? İşin özü; birileri 96 yıllık sermayemiz cumhuriyetimizin duvarından ısrarla tuğla çekme derdinde.

  • Üstelik ne zaman başımız belaya girse, hemen olayı dış güçlere bağlıyor, jeopolitik konumumuza dikkat çekip, Batı'nın asıl derdinin Müslümanlarla olduğunu söylüyoruz... Bu klişe gerekçe kısmen doğru... Doğru ama Batı'nın asıl düşmanlığının nedeni bu topraklardaki Türk egemenliği.  Onların derdi Türklerle ve Türklükle!

*******

Batı'nın tutumunu yadırgamıyorum. Çünkü Batı bize hep düşmandı. Hep ırkçıydı. Bu ırkçı yaklaşımın temelini atan isim de M.Ö 3. yüzyılda yaşayan Aristo'dan başkası değil.

Diyor ki Aristo:

"Soğuk ülkelerde ve Avrupa'da yaşayanlar genel olarak cesur olurlar. Fakat zekâ ve marifetlilik bakımından geridirler. Bundan dolayı, bağımsızlıklarını korumalarına rağmen siyasal örgütleri yoktur. Başkalarına hükmetmek yeteneğinden yoksundurlar. Oysa Asyalılar zekidirler, bulucudurlar ama cesaretleri kıttır. Onun için daima hüküm altındadırlar, köledirler. Bu ikisinin ortasında bulunan Elen Kavmi ise karakter bakımından da ikisinin ortasındadır; yani hem cesur, hem zekidir. Bundan dolayı bağımsız yaşıyor, bütün dünyadan daha iyi idare ediliyor. (Politika isimli yapıtının yedinci kitabı)"

Bir anlamda nefret söylemi olan bu cümlelerin sahibi Aristo'nun toptancı bakış açısıyla üstün ırk olarak ilan ettiği ve "Elen Kavmi" dediği, Yunanlılardan başkası değil. Üstelik bugün bizim adına "Batı" dediğimiz medeniyetinin temeli eski Yunan medeniyeti. Bugünkü Avrupa'nın minnet ve şükran kaynağı...

HRISTİYAN TEMELLİ IRKÇILIK

Şu bir gerçek ki Fatih Sultan Mehmet Han'ın İstanbul'u fethine kadar, Batı'nın Türklerle pek derdi yoktu. Bizans'ı tarih sahnesinden silip, yeni bir çağ açan Fatih'le birlikte Batı, Türklerin kökenini tartışmaya başladı. Türklerin kökeni "Truva mı İskit mi" derken, Papalık merkezli din adamları ve tarihçilerin öncülük ettiği tartışmalar; devlet modeli ve yönetim anlayışıyla Batı'ya insanlık dersi veren büyük Türk milletine hayranlığı gölgelemeye yetmedi.

Bu hayranlık ve saygı, 12 Eylül 1683'te hüsranla sonuçlanan Viyana Kuşatmasına kadar sürdü. Bugün Avusturya'nın göbeğinde bir Hristiyan azizin elinden Türk askerinin bağrına saplanan Haçlı bayrağı ile anıtlaştırılan Batı'nın bu zaferi, Avrupa'da asırlardır "12 Eylül Türk Günü", yani "Türklerden kurtuluş günü" olarak kutlandı.

Avrupa'nın, önce Amerika, sonra Afrika kıtasına da taşıdığı Hıristiyanlık temelli ırkçı yaklaşım, 15. yüzyıldan itibaren ilahiyatçısından filozofuna, fizikçisinden edebiyatçısına, politikacısından devlet adamına en önemli "argüman" olarak kullanıldı. Nitekim ilerleyen yüzyıllarda İsveçli doğa bilimci Carl Linnaeus (1707-1778) insanları deri rengine göre dört sınıfına ayırdı. Ardından İngiliz etnolog James Cowles Prichard(1786-1848) kafatasına göre bir ayrım yaptı. Devamında Fransız düşünür Arthur de Gobineau (1816-1882), insanları ırkların üstünlüğüne göre tasnif etti. Sonuçta; Avrupalı düşünürlerin şekillendirmesiyle beyaz ırk üstün ırktı ve Aryan ırka mensup olan Avrupalılar; gelişmişliğin, saflığın sembolüydü. Diğer ırkların yaşamaya bile hakkı yoktu.

YAKIP YIKAN ŞEYTANIN UŞAĞI

Bu ırkçı yaklaşım bize de 'Şark Meselesi" kılıfıyla sunulunca;

Türk düşmanlığı öyle bir boyuta taşındı ki bugün Türkiye Cumhuriyetinin okullarında bile adı ders kitaplarında geçen ünlü filozoflar, bilim adamları ve devlet yöneticileri bizimle ilgili öyle cümleler kurmuşlar ki... Okuyunca "Bunlar mı bilim insanı, bunlar mı düşünür, bunlar mı devlet adamı?" diye sormaktan kendini alamıyorsun...

Alın size bir örnek. Ne zaman dinde reform dense hikayesi ballandırıla ballandırılan anlatılan Alman papaz Martin Luther (1483-1576) bakın ne demiş:

"Türkler, Tanrı'nın öfkeli kırbacı, yakıp yıkan Şeytan'ın uşağıdır. Onları yenmek için önce efendisi Şeytan'ı yenmek ve Türkleri tek başına bırakmak gerekir. Türk'ün tanrısı olan Şeytan'ı yenmeden Türk'ü yenmek, kolay olmayacaktır. Şeytan ise bir ruhtur; topla, tüfekle, at ve insanla yenilmez... Bir Türkü öldüren vicdan azabı duymamalı, tersine Hıristiyanlığın düşmanını yok ettiği için vicdanı rahatlamalıdır... Eğer Samson (İncil'de adı geçen ve bir eşeğin çene kemiğiyle bir sürü Filistinliyi öldüren kişi) gibi güçlü olsaydım, çaresini bulur her gün bir Türk öldürürdüm..."

Size bir başka çarpıcı örnek... Ne zaman hümanizm ve demokrasi dense akla gelen ilk isim olan François Marie Arouet, yani Voltaire (1694-1778) bakın Rus Çariçesi II. Katerina'ya 1773'de yazdığı mektupta ne söylemiş:

"Umarım bundan sonra bombalarınız Türklerin kafalarını patlatır/ezer. Umarım Prens Orlof yalnızca buzun üstüne değil, İstanbul'da Atmeydanı'na da zafer takları inşa eder ve böylece Yunanistan'da Milttade'lar, Pheidias'lar yeniden var olur..."

"Ansiklopedi" denilince akla gelen ilk isim Fransız düşünür Denis Diderot (1713-1784), ünlü filozof Immanuel Kant (1724-1804), Alman düşünür Johann Gottfriend Herder (1774-1803), "Diyalektik Düşüncenin Babası" Wilhelm Friedrich Hegel (1770-1831), güzel ülkemde hakkında hala methiyeler düzülen Karl Marks (1818-1883), Fransız fizikçi Blaise Pascal (1623-1662), François René Chateaubriand (1768-1848), Victor Hugo (1802-1885) ve ünlü İngiliz Şair George Gordon Byron gibi daha nice isim var Türklere ve Türklüğe düşman...

TÜRKLER VE DOĞAL SELEKSİYON

Ama içlerinden biri var ki; zaman zaman bizde dini ve siyasi tartışmalara neden olan bir isim bu. Kimden mi bahsediyorum? Tabi ki İngiliz biyolog ve doğa tarihçisi Charles Robert Darwin'den... Bakın milletleri üstün ve aşağı ırk olarak tasnif eden Darwin (1802-1889), Türklerle ilgili düşüncelerini nasıl dile getirmiş:

"Doğal seleksiyona dayalı kavganın, medeniyetin ilerleyişine sizin zannettiğinizden daha fazla yarar sağladığını ve sağlamakta olduğunu gösterebilirim. Düşünün ki, birkaç yüzyıl önce Avrupa, Türkler tarafından istila edildiğinde, Avrupa milletleri ne kadar büyük bir tehlikeyle karşı karşıya gelmişlerdi, şimdi ise bu çok saçma bir düşüncedir. Avrupalı ırklar olarak bilinen medeni ırklar, yaşam mücadelesinde Türk barbarlığına karşı galip gelmişlerdir. Dünyanın çok da uzak olmayan bir geleceğine baktığımda, bu tür aşağı ırkların çoğunun medenileşmiş yüksek ırklar tarafından elimine edileceğini, görüyorum."

Aslında aktarılacak daha çok cümle var ama bu ve benzeri sözlerle birlikte Avrupa'da devlet yöneticilerinde dünden bugüne, ezilmesi gereken, yok edilmesi gereken sözüm ona "geri bir ırk" olan Türk milleti fikrini güçlendirdi.

Zaten Batılı devlet yöneticileri de bu fikirlerini gizlemeye ihtiyaç duymadı. Tıpkı "Uygar dünya bilmelidir ki bağlaşıkların temel amacı her şeyden önce, Türklerin kanlı despotluğuna düşmüş halkların kurtarılmasını ve Avrupa uygarlığına kesinlikle yabancı olan Türklerin Avrupa dışına atılmasını içerir" diyen ve ilkeleriyle başımıza bela olan ABD Başkanı Thomas Woodrow Wilson (1856-1924) gibi.

'ONLAR İNSANLIĞIN KANSERİDİR'

Tıpkı Birinci Dünya Savaşı'nın ilk aylarında, Kent Kilisesi'nde verdiği söylevde, "Biz Kaderin ellerindeyiz; Türk ile hesaplaşmaya koyulmak için büyük kader saati vurdu. Türk, kötü yönetimiyle çürütmüş bulunduğu kendi dininin en büyük düşmanıdır. Türkler sanat, kültür ya da aklınıza gelebilecek her hangi bir alanda insanlığın ilerlemesine ne katkıda bulunmuştur? Onlar insanlığın kanseridir; kötü yönettikleri toprakların etine acı çektiren ve yaşamın her lifini çürüten kanseri. Ve Türk ile büyük hesaplaşma gününün gelmiş olduğu şu anda, mutluyum. Doğruyla yanlış arasındaki bu dev savaşta, Türk'ün, insanlığa karşı alçaklığın uzun kaydı için kesin son hesaplaşmaya çağırılacak olmasından dolayı mutluyum" diyen İngiltere Başbakanı Lloyd George(1863-1945) gibi...

Bugünün Yunan Savunma Bakanının söylediklerini bir kenara bırakın; çağımızdaki Batılı devlet adamlarının düşüncelerinin değiştiğini mi sanıyorsunuz? Sakın öyle bir hataya düşmeyin, çünkü hepsinin "Bir de şu Türk tarihinden kurtulsak" diyen ve bir dönem Türkiye'de AB Büyükelçisi olarak görev yapan Karen Fogg'dan farkı yok. O yüzden İngiltere, ABD, Fransa ve Almanya, "biz müttefikiz" kandırmacasıyla, Türkiye Cumhuriyeti'ni hedef alan terör ve teröriste destek veriyor, onları kanatlarının altında besleyip büyütmeyi bir görev biliyorlar.

Ama dün de böyle idi bunlar. Tıpkı Osmanlı ile müttefik olduğu halde, Memluk Türklerini gerekçe göstererek Mısır'ı işgal eden Napolyon Bonapart gibi. Biz güneyimizdeki terör koridoruna kama üstüne kama çaktıkça; çıldıran ve birden Suriye'deki üst sayısını 8'e çıkaran Fransızların efsanevi imparatoru Bonapart, bakın Mısır'ı işgal ederken halka dağıttığı beyannamede ne diyordu:

"Kafkas dağlarından ve Gürcistan'dan getirilmiş olan Memlükler, dünyanın bu en güzel yerini çoktan beridir zulüm altında tutuyorlar fakat her şeye kâdir olan Allah, artık bu hükümranlığın son bulmasını emretti. Ey Mısırlılar! Size, benim buraya dininizi yıkmak için geldiğim söylenecektir. Bu açık bir yalandır, inanmayınız. Zalimlere benim buraya gasp edilmiş haklarınızı iade için geldiğimi, Allah'a Memluklerden daha fazla inandığımı ve Hazreti Muhammed ile hayranlığımı celbeden Kur'an-ı Kerim'e hürmetkâr olduğumu söyleyiniz. Nerede verimli arazi, kıymetli elbiseler, güzel esirler ve mükemmel evler varsa, hepsi Memlükler'e ait. Eğer Mısır onların çiftliği ise Allah'ın bunu onlara verdiğine dair tapu senetlerini göstersinler. Allah âdildir ve merhametlidir. İdareye bundan böyle herkes ortak olacak ve mutlu bir şekilde yaşanacak. Ey şeyhler, imamlar ve diğer önde gelenler! Fransızların da hakikî birer Müslüman olduklarını ve Osmanlıların şevketli padişahı ile her zaman dost bulunduklarını halkınıza anlatınız. Maksadımız, padişaha âsî olan Memlükleri ezmektir. Bize hemen destek verecek olanlar müsterih bulunsunlar fakat Memlükler'e katılmaya kalkanların vay haline! Onlar için selâmet yoktur ve dünyadan izleri silinecektir."

BİZ DE MÜSLÜMANIZ YALANI

Ha bugün ABD Savunma Bakanı James Mattis gibi "YPG'yi PKK'dan ayırıp birbiriyle savaştırırız" demişsin, ha da Bonapart gibi "padişaha asi olan Memlüklerin kafasını ezmek istemişsin" ne farkı var? Sizin anlayacağınız bu Batı'nın canı çıkar, huyu çıkmaz.

Hele şu "Biz de Müslümanız" halleri var ya!

Türk düşmanlığındaki en büyük silahları oldu.

Mekke'ye kadar, İran'ın içlerine kadar, Hindistan'a kadar; Arap'a, Kürde, Ermeni'ye, Hintli'ye hep aynı masalı okudular. Örneğin Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda Paris Barış Konferansı (18 Ocak 1919) sürerken Anadolu'ya, Arabistan'a gönderdikleri istihbarat subaylarının (Binbaşı Noel gibi) yaptığı "Bizim savaşımız Türklerle, siz üstün ırksınız, Turan ırkından değilsiniz. Bizim savaşımız Müslümanlarla değil" propaganda gibi.

O tarihlerde Ermeni ve Arapları kandıran Batı, Kürt kardeşlerimizi de yanına çekmek için her şeyi yaptı ama bir sonuç elde edemedi. Aksine örneğin Kürt aşiretleri Paris Barış Konferansı'na gönderdikleri mektupta açık açık "biz Türklerle etle tırnak gibiyiz. Bizim kaderimiz bir" deme yürekliliğini gösterdiler.

Hazır yeri gelmişken Ermenileri, misyoner faaliyetler yani dinsel operasyonlarla da yanına çeken Batı'nın Araplar konusunda hiç zorlanmadığını hatırlatmakta yarar var. Çünkü Araplarda da bir ırkçılık hastalığı vardı.

ARAPLAR BİZE NASIL BAKIYOR

Bırakın ılıman iklimlerde büyük medeniyetler kurulduğunu, bu bölgelerde yaşayan insanların üstün ırk olduğunu savunan İbn-i Haldun'u, bakın Batı dillerine de çevrilen al-Durrat al-Yatimâ adlı yapıtıyla ünlü Arap düşünürlerinden İbn al-Mukaffâ'ya (724-759)...

Diyor ki İbn al-Mukaffâ:

"İranlılar büyük bilim adamları yetiştirmiştir ama onları milletlerin en ilerisi saymak yanlıştır, çünkü yaratıcı değil taklitçidirler. Bizanslılar mimarlık ve geometri alanlarında başarılı olmuşlar, ancak ortaya bundan başka bir şey koymamışlardır. Çinliler sanatkâr, ancak düşünce alanında yetersiz, araştırma yeteneğinden yoksundurlar. Hintliler kurnazdır ve hayal ürünü işlerle uğraşırlar. Araplar bunların tümünden daha yüksek bir kavimdir... Türkler, başkalarına saldırmak için yaratılmış yırtıcı ve vahşi hayvanlardır. Bu özellikleriyle Afrikalı zencilere benzerler, ancak onlar kadar tembel ve miskin değillerdir"

Aslında daha birçok Arap düşünür, din adamı var ama biz bu bahsi herkesin tanıdığı, adını bir şekilde duyduğu Gazali(1058-1111) ile kapatalım. Müslüman dünyanın özellikle Sünni cenahında önemli bir yeri bulunan Gazali, şu meşhur İhyâ-u Ulûmi'd-din isimli baş yapıtında "zeka ve düşüncede yeteneksiz olan" Türklerin "sapıklık ve sapkınlık" içinde bulunduklarını, bu nedenle "Tanrı ve Peygamber sözlerine uygun olarak cehenneme gideceklerini" iddia ediyor. Türklerin "Arap bedevisinden ve Kürtlerden farksız olduğunu", onlar gibi "hayvana benzediğini" ileri süren Gazali şöyle devam ediyor:

"...Vahşi hayvanlara benzeyen tüm yönlerine karşın Türkler, Kürtler ve bedeviler gibi, doğal bir içgüdüyle yaşlılara saygı gösterirler. Çünkü tecrübeye dayalı olarak yaşlıların, keskinleşen zekâları nedeniyle üstün olduklarına inanırlar."

Burada bir hatırlatma yapmakta yarar var. Asırlar boyunca süren Türk egemenliği döneminde içten içe bir kor ateş gibi yanan Arap ırkçılığı, Osmanlı'nın yıkımına yakın dönemde "Arap sorunu" olarak belirginleşiyordu. Bu sorunun temelinde ise tıpkı Falih Rıfkı Atay'ın "Zeytindağı" adlı yapıtında söylediği gibi "Türk düşmanlığı duygusu" yatıyordu.

OSMANLI'DA DURUM NASILDI?

Peki, Batı böyle idi, Araplar da!

Osmanlı'da Türklere bakış nasıldı? Konuyla ilgili en sağlıklı değerlendirmeleri yapan isimlerden biri de Metin Aydoğan. Aydoğan konuyu şöyle özetliyor:

"Osmanlı İmparatorluğu kuşkusuz bir Türk Devleti'dir. Ancak, devlet yönetiminin özellikle yüz elli yıllık ilk dönem dışında, Türklere ve Türklüğe karşı tutumu, tam anlamıyla bir kendini yadsıma durumu olmuştur. Devşirmelerle başlayan yabancılaşma, I. Selim'in (Yavuz) hilafeti İstanbul'a getirmesiyle Araplaşmayı yoğunlaştırmış; bu tarihten sonra Türk kimliğini devlet değil, devlete karşın halk yaşatmıştır. Türk halkı, bu doğal eylemi nedeniyle ağır bedel ödemiş ve devletçe ezilip horlanmıştı. Devlet kadrolarında Türklere yer verilmemiş, ümmet yapılanmasıyla biçim verilen siyasi düzen, toplumu ayakta tutan Türk unsurunu neredeyse yok saymış, onu yalnızca vergi ve askerlik için kullanmıştı. 18. Yüzyıldan sonra gelişen ulusçuluk akımları, İmparatorluk içindeki tüm etnik toplulukları önlenemez biçimde uluslaşmaya götürürken; yalnızca Türkler, üstelik kendi devleti tarafından, bu gelişmenin dışında tutulmuştu. Ziya Gökalp, dayanağını Osmanlı yönetiminin geleneksel davranışından alan bu aykırı durum için şunları söylemiştir:

"Türk milletinin yakın bir zamana dek, kendisine özgü bir adı bile yoktu. Tanzimatçılar ona 'sen yalnız Osmanlısın. Sakın başka milletlere bakarak, sen de milli bir ad isteme! Milli bir ad istediğin anda, Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılmasına neden olursun!' demişlerdi. Zavallı Türk, 'vatanımı yitiririm' korkusuyla 'Vallahi Türk değilim, Osmanlılıktan başka hiçbir topluluğa ait değilim' demek zorunda kalmıştı..."

DR. FRİTZ NEUMARK İTİRAFI

Ama Türk düşmanlığıyla ilgili düne ve bugüne ışık tutacak en mantıklı yorumu Prof. Dr. Fritz Neumark yapıyordu. İngiliz asıllı Alman dostu ömrü boyunca Avrupa'daki "Âri" unsurun ırksal ve kültürel üstünlüğünü savunan Houston Stewart Chamberlain'i rehber edinen Hitler'in zulmünden kaçarak 1936'da Türkiye'ye sığınan ve uzun yıllar İstanbul Üniversitesi'nde ders veren Neumark, bakın neler söylüyor:

"İçtenlikle itiraf etmeliyim ki Avrupalı, Türkleri sevmez; sevmesi de mümkün değildir. Türk ve İslam düşmanlığı Hıristiyanların ve kilisenin asırlardır hücrelerine sinmiştir. Avrupalılar Türkleri Müslüman olduğu için sevmez ama laiklik şöyle dursun, Türkler Hıristiyan olsa da onlara düşman olarak bakmaya devam eder. Türkler pek farkında değiller ama Avrupalılar şu gerçeğin farkındadırlar: Tarihten Türkler çıkarılırsa ortada tarih diye bir şey kalmaz."

Zaten meselenin özü de burası. Yani çekirdek sorun işte tam da burası. Neden mi?

Çünkü Batı, Anadolu'daki varlığımızı barbar ve vahşi Türklerin işgalciliği olarak görüyor. Hani yazının başında söylemiştik ya İstanbul'un fethinden sonra "Avrupa'da din adamları Türklerin kökenini tartışmaya başladılar" diye.

Asırlardır süren bu tartışmaları bitirmek yani Türklerin gerçekte barbar olduğu tezini bir bilimsel yaklaşımla, tam da Büyük Ortadoğu Projesi'nin yürürlükte olduğu süreçte ortaya koymak amacıyla en son çalışmayı Prof. Margaret Meserve yapıyordu. Notre Dame Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim üyesi olan Meserve, Harvard Üniversitesi'nden 2008'de yayınladığı, biz de ise 2011'de baskısı yapılan "Türk" isimli kitabında tüm Ortaçağ boyunca süren tartışmaları, yazışmaları ve söylenenleri bir araya getirerek, "Türkler Truvalı mı, İskitli mi?" sorusuna cevap veriyordu. Batı'da bugüne kadar ortaya konulan en derli toplu çalışma olarak kabul edilen bu kitapta Meserve, bizi bu topraklarda işgalci göstermek için açık açık "Türklerin Anadolu'da yerli olmaması gerekiyor" düşüncesini dile getirerek, kökenimizi İskitlere bağlıyordu.

BİR MAHSURU YOK AMA

Kimdi bu İskitler? Karadeniz ve Hazar'ın Kuzey'inde Aral Gölü'ne büyük bir imparatorluk kuran Saka Türkleriydi. Avrupa medeniyetinde izleri bulunan ve M.Ö 1200 yılında kurdukları imparatorluğu M.S. 2. yüzyıla kadar yaşatan İskitler, öyle barbar ve vahşi de değillerdi. Aksine madencilikte oldukça ileri, üretim ve sanatta ise dönemin en parlak uygarlığını temsil ediyordu. Bizim için İskitli olmanın bir mahsuru yok ama Batı'da bu kadim Türk kavmi için binlerce yıl öncesinden barbar, vahşi ve istilacı iftirası atılmıştı. Oysa bugün birçok Avrupa ülkesinin müzelerinde teşhir edilen İskitlere ait birbirinden güzel medeniyet eserlerini görseniz, şaşırıp kılırsınız? Hatta "bunlar mı barbar?" diye sorarsınız.     

Peki, neden Truva değil de Altay-Tanrı Dağları kültürüne dayanan İskitler?

Köken Truva'ya dayandırılırsa ne olur? Batı'nın bütün tezleri çöp olur da ondan!

Ancak tam burada, "Bindiğimiz dalı kesen" yine biz oluyoruz. Biz Anadolu'ya gelişimizi 1071 Malazgirt Savaşı'ndan başlattıkça, onların ekmeğine yağ sürüyoruz. Onların siz "Siz bin yıldır Anadolu'da işgalcisiniz" iddiasını güçlendiriyoruz.

Acı ama gerçek;

Meşhur Hititolog Ord. Prof. Dr. Ekrem Akurgal'ın öncülüğünde bir grup tarihçinin, 1938 sonrası belki de "komşumuz Yunan'ı kırmamak" adına "1071" konusundaki ısrarı, ne yazık ki ilerleyen yıllarda Türkiye Cumhuriyeti'nin okullarında ders kitaplarına da aktarılarak resmileştiriliyordu.

Oysa gerçek öyle değildi! merhum Araştırmacı-Yazar Servet Somuncuoğlu, merhum ünlü Türkolog Kazım Mirşan ve Tarihçi Haluk Tarcan'ın yaptığı çalışmalar, Anadolu'daki varlığımızın bin değil 10 bin yıl öncesine dayandığını anlatmaya yetiyordu.

Truva'da, Çatalhöyük'te Ankara Güdük'te, Van'da, Hakkari'de binlerce yıl öncesine ait 24 Oğuz boyuna ait Türk damgaları, Anadolu'da işgalci değil bilakis bu toprakların hep sahibi olduğumuzu, binlerce yıldır tapusunun bizde olduğunu anlatmaya yetiyordu.

Türk tarihini sadece ve sadece İslam dinini tercih etmiş Selçuklu ve Osmanlı ile özdeşleştirmek, farklı din ve inançlardaki Türkleri yok saymak, bu yüzden Anadolu'daki arkeolojik kazılara ayrımcı bir gözle yaklaşmak, aslında bizim bize yaptığımız ihanetlerin en başında geliyor. Öyle ya hadi Batı'yı anladım da biz nasıl olur; Tanrı Dağlarından Cilo Dağı'na, Toroslardan Kaz Dağları'na koca Avrasya coğrafyasına damgasını vurmuş, Anadolu'ya yazıyla gelmiş atalarımızın kültür ve medeniyetini yok sayabiliriz?

İşte bu nedenle Türklerin kökeninin Anadolu'nun sakinleri tarafından kurulan Truva ile özdeşleştirilmesi bu yüzden büyük önem taşıyor.

TRUVA'NIN İNTİKAMINI ALMAK

Bu bölümü biraz detaylandıracak olursak;

Şimdilerde Milli Savunma Üniversitemizin Rektörü olan Prof. Dr. Erhan Afyoncu'nun "Fatih Sultan Mehmet ve İstanbul'un Fethinin Bilinmeyen Yönleri Truva'nın İntikamı" isimli kitabında; Avrupa'da Rönesans dönemi hümanistlerinin Türkleri, nasıl Truvalıların soyundan kabul ettiğini kapsamlı bir şekilde anlatıyor.

Daha 7. yüzyıldan itibaren birçok tarihçinin ve din adamının "Türklerin vatanı Kafkas dağlarının arkasındadır, kökenleri Truvalılar kralı Priamos'un oğlu Troilos'un oğlu Turkos'a dayanmaktadır" ve "Türkler, Truva'yı yakıp yıkan Yunanlılardan intikam almıştır" düşüncesinin ne kadar yaygın olduğunu anlatmaya yetiyor.

Her Türk gencinin mutlaka okuması gerektiğini düşündüğüm Afyoncu'nun kitabında vurguladığı üzere;

Yunan filozoflarıyla ilgili kitapları, Herodot'u, Romalı tarihçi Titus Livius'u, Romalı tarihçi Quintus Curtius Rufus'u, Büyük İskender'in yanı sıra papaların, imparatorların, Fransa krallarının ve Lombardlar'ın vekayinâmelerini okuyan Fatih'in 1462'de Midilli'nin fethi sırasında Truva harabelerindeyken başını sallayarak, şunları söylediğine vurgu yapılıyor:

"Allah, beni bu şehrin ve halkının müttefiki olarak bu zamana kadar sakladı. Biz bu şehrin düşmanlarına galip geldik ve onların vatanlarını aldık. Yunanlıların biz Asyalılara karşı yaptıkları kötü davranışların intikamını, aradan uzun zaman geçmesine rağmen onların torunlarından aldık. Burayı Yunanlılar, Makedonyalılar, Teselyalılar ve Moralılar almışlardı. Bunların biz Asyalılar'a karşı defalarca yaptıkları kötü davranışların intikamını, aradan birçok devirler ve yıllar geçmesine rağmen onların torunlarından aldık."

Afyoncu gibi Araştırmacı-Yazar Sinan Meydan'ın "Son Truvalılar Türkler ve Atatürk" isimli kitabında da Türklerin Truva kökenli olduğu su götürmez bir şekilde dile getiriyordu.

TÜRK MEDENİYETİNİ YOK SAYMAK

30 Ağustos Dumlupınar Zaferi'nin ardından Yunan İzmir'e doğru kaçarken, "Şimdi Truva'nın intikamını aldık" diyen Mustafa Kemal Atatürk'ün;

Neden Türk tarihine bu kadar önem verdiğini,

Dil ve tarihte neden özel çalışmalar yaptırdığını,

Eti, Sümer, Hitit, Trak, Frig uygarlıklarına neden bu denli ilgi duyduğunu,

Türkiye'nin birçok yerinde neden arkeolojik kazılar başlattığını,

Kültürden sanata, edebiyattan mühendisliğe neden bu kadar çok öğrenciyi yurtdışına gönderdiğini,

İplikten şeker fabrikasına, kumaştan maden işletmelerine, şeker ve uçak fabrikalarına neden büyük bir sanayi hamlesi başlattığına,

Neden mesleki eğitime önem verip, köy enstitülerinin üzerinde durduğuna,

Neden tarım ve tarımsal sanayiye önem verdiğine ve daha birçok girişimine sanıyorum şimdi daha iyi anlam yükleyeceksinizdir...  

Evet, beyler bayanlar, gençler ve de çocuklar!

Bizim şu "Batı" dediğimiz;

Mısır, Roma, Pers, Çin, Yunan, Maya, İnka, Aztek, Mezopotamya ve Hint medeniyetlerini kabul ediyor, nedense Türk Medeniyetini dilinin ucuna getirmeyi bırakın adını bile anmak istemiyor.

Peki neden?

Sanıyorum bu konudaki en güzel cevabı ünlü Fransız tarihçi ve din bilgini Ernest Renan (1823-1892) veriyor:

"Tarihin en güçlü ve en değerli uygarlığını, Türkler gibi şimdiye dek yakıp yıkmaktan başka marifet göstermemiş bir ırk nasıl yapmış olabilir. Gerçi gerçek, bazen gerçeğe benzemez. Eğer bize Samilerden ve Arilerden önceki uygarlıkların en yükseğini kuranların Türkler ya da Finuvalar (Ural kökenli Finler) olduğu kanıtlarla ispat edilirse, inanırız. Ancak bu kanıtların, onu kabul etmenin doğuracağı fecaat (yürekler acısı durum) kadar güçlü olması gerekir."
Yani; Neumark'ın söylediği gibi Türkler pek farkında değiller ama Avrupalılar şu gerçeğin farkındalar: Tarihten Türkler çıkarılırsa ortada tarih diye bir şey kalmaz...

GÖBEKLİTEPE'DEKİ HAYAL KIRIKLIĞI

Batı bu! Vahşi ve barbar...

Hititlerde, Sümerler'de, Frigler'de Türk'ün izini görüp, göbeğini bir türlü Anadolu'ya bağlayamayan Batı, son olarak dünyanın en eski tapınağı olan ve 12 bin yıl öncesine tarihlendirilen Göbekli Tepe'de de Türk damgalarını görünce yine hevesi kursağında kaldı...

Açıkçası Anadolu'yla bağını sadece dinsel başlıkta kurabilen Batı'nın anlayacağınız üzere bize olan düşmanlığının yegane kaynağı "Türk olmamız" ve bu devletin adının "Türkiye Cumhuriyeti" olması!

Bu gerçeği 100 yıl önce saptayan Arnavut kökenli ünlü şairimiz Mehmet Akif Ersoy, o yüzden İstiklal Marşımızın iki kıtasında "ırk" vurgusunu şu mısralarla yapıyordu:

"Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilâl!/Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celâl?/ Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl.../Hakkıdır, Hakk'a tapan, milletimin istiklâl!

...

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!/Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.

Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl: Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;

Hakkıdır, Hakk'a tapan, milletimin istiklâl."

O yüzdendir ki soyadını "Atatürk" olarak alan Mustafa Kemal, bütün dünyaya "Ne Mutlu Türküm Diyene" şeklinde haykırıyordu

PEKİ BİZ NE YAPIYORUZ?

Son olarak;

Bir millet, kendine bu kadar mı düşmanlık eder!

Özellikle basının köşe başlarını tutan bazı isimlerin dünden bugüne kaleme aldıklarını okudukça, televizyon kanallarında söylediklerini işittikçe soruyorum:

Bunlar gerçekten bu ülkenin vatandaşı mı yoksa bir istihbarat örgütünün görevlileri mi?

İşin özü; birileri 96 yıllık sermayemiz cumhuriyetimizin duvarından ısrarla tuğla çekme derdinde. Üstelik ne zaman başımız belaya girse, hemen olayı dış güçlere bağlıyor, jeopolitik konumumuza dikkat çekip, Batı'nın asıl derdinin Müslümanlarla olduğunu söylüyoruz...

Bu klişe gerekçe kısmen doğru...

Doğru ama Batı'nın asıl düşmanlığının nedeni bu topraklardaki Türk egemenliği.

Onların derdi Türklerle ve Türklükle!

Bu düşmanlık biteceğe de benzemiyor.

Çünkü Batı'nın iliklerine kadar işleyen Türk düşmanlığı, bu yüzyılda bile okullarındaki ders kitaplarında okutuluyor, Türklere duyulan kin ve düşmanlık kuşaktan kuşağa aktarılıyor.

Peki, biz ne yapıyoruz?

Tam da Batı'nın istediği gibi devletin adını, vatandaşlık tanımını, Anayasa'nın ilk dört maddesini, İstiklal Marşı'nı, Türkiyelilik gibi saçma terimleri tartışıyor, yetmiyor, ülkenin dört bir yanından "Ne Mutlu Türküm Diyene" yazılarını ve Türkiye Cumhuriyeti tabelalarını kaldırıyor, kaldırmaya yelteniyoruz. Yetmiyor okullarda andımızı yasaklatıyoruz...

Allah aşkına bu hastalıklı düşüncenin sahiplerinin Türklerin doğal seleksiyonla yok edilmesi gerektiğini savunan Darwin'den ne farkı var?

Zaten doğal seleksiyon işletiliyor maşallah. Bu millet şimdilerde her türlü terörün yanı sıra "Biyolojik Terör"le de vuruluyor?

Benim gibilere ise çaresiz;

Mehmet Akif'in "Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak; Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak" mısralarını mırıldanmak ve dağa taşa "Ne Mutlu Türküm Diyene"yi büyük bir gururla söylemeye devam etmek düşüyor:

NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!

***

Dipnot:

1-Ziya Gökalp'ın dediği gibi ırk atta olur. Türkçülük ırkçılık değildir. Bir duruştur...

2-Bu memlekette her şeye rağmen "Türkiye Cumhuriyeti ve Türklüğün bekası tehlikede" diyorsa bir lider, kınamayacaksın... Kendini sorgulayıp, tabloyu okuyacaksın. Gözün muhalefetten kan çanağına dönmüş halde iken, yorum yapmayacaksın...

3-Bu yazıya esin kaynağı olan Sayın Yunus Kutlucan'a teşekkür ederim.