Türklük Ebedidir!

İbrahim ÖGE 10 Kasım 2019 Pazar, 06:00

14. yüzyılın önemli ilim ve devlet adamlarından "İbn Haldun", meşhur "Mukaddime" isimli eserinde; "Devletlerin de tıpkı insanoğlu gibi doğup, büyüyüp, gelişip ve en nihayetinde öleceğini" savunuyor.

Cemil Meriç'in "Şarkın semasından kayan yıldız" olarak tanımladığı İbn Haldun'un eserinde dikkate alması gereken iki önemli teori bulunuyor. Birincisi Asabiye (dayanışma ruhu) Teorisi, ikincisi ise Tavırlar (Çöküş) Teorisi...

Asabiye Teorisi'nin özeti şöyle:

Devletler bir "asabiye" yani "dayanışma gücü" veya "bağlayıcı güç" üzere kurulur. Asabiye bir toplumun çimentosudur. Toplumu iradi olarak bir arada tutan enerjidir. Genel olarak devletlerin kuruluşunda aynı dili konuşan, aynı etnik kökten gelen ve aynı dine inanan homojen yapının oluşturduğu dayanışma gücüne  "soy veya nesep asabiyesi" denir. Ancak soy birliği, kuruluşta "din asabiyesi"nden önce gelir. Lakin din birliği de soy asabiyesinin şartıdır.

Devlet coğrafi olarak büyümeye başladığı andan itibaren de dayanışma gücü, soy asabiyesinden "sebep asabiyesi"ne evrilir. Bu evrede; farklı coğrafyalardan, farklı etnik kök ve dinlerden insanların da toplumun bir parçası olduğu devlette, "sadakat ve aidiyet ruhu" ön plana çıkar.

Geri plana çekilen veya itilen "kurucu soyun" dışında, diğer etnik kök ve dinlerden gelenler, zamanla önemli makamlara atanır, devlet ve ordu yönetiminde söz sahibi olurlar. İşte bu dönemde devlet politikalarının temelini, aidiyet duygularını daha da pekiştirmek adına toplumun "hürriyet, adâlet, emniyet ve mülkiyet" başlıklarında beklentilerini karşılamak oluşturur. Elbette ki buradaki mülkiyetten kasıt, dünyalık mülkiyettir. Yani siyasi mülkiyet değildir. Çünkü siyasi mülkiyet, mutlak suretle kurucu soya aittir.

***

Dünyanın "modern sosyolojinin babası" olarak kabul ettiği İbn Haldun'un eserinde yer verdiği bir başka önemli konu ise Tavırlar Teorisi.

Devletlerin çöküşe giden sürecini izah ettiği Tavırlar Teorisi, Kuruluş Dönemi(birinci tavır), Güçlenme Dönemi(ikinci tavır), Gelişme-Yükselme Dönemi(üçüncü tavır), Duraklama Dönemi(dördüncü tavır) ve Çöküş Dönemi(beşinci tavır) olmak üzere 5 aşamadan oluşuyor...

Çağların değişmesiyle birlikte devletlerin, dolayısıyla milletlerin "adet ve dindarlıkları başta olmak üzere toplumsal hayata dair bütün özelliklerinin", "halden hale intikal ettiğini" savunan İbn Haldun, bu değişimde hükümdar, devlet yöneticileri ve ilim insanlarının "öncü rol oynadığına" dikkat çekiyor.

İnsanoğlunun fıtratından var olan "kıyas ve taklit" huyuna işaret eden İbn Haldun, "Sultan ve devlet idarecilerinin halinin aslında o toplumun aynası" olduğunun altını çiziyor ve teorinin 5 aşamasında devletlerin öne çıkan karakterlerini şu şekilde sıralıyor:

Kuruluş dönemi; zafer, başarı, galibiyet ve fetih-istila, Güçlenme dönemi; tek adam yönetimi, kurucu soy asabiyesinin dışlanması, Gelişme/yükselme dönemi; işten çekilme-geri durma(ferağ) ve rahatlık, Duraklama dönemi; hoşgörü ve barış, son aşama olan Çöküş dönemi: israf-ihtiyarlık...

***

Teorinin bu hali "bizden bir örnek olarak", 624 yıl ayakta kalan Osmanlı Devleti'ni akıllara getirdiği gibi, İbn Haldun Tavırlar nazariyesindeki en önemli vurgusu şöyle:

Çöküşe dair ilk belirtiler, devletin zirveye çıkmaya başladığı ikinci tavırda, yani güçlenme döneminde ortaya çıkar. Hükümdar, devleti kuran soy asabiyesini çevresinden uzaklaştırıp, kendi soyundan ve nesebinden olmayanlara vezirlik, komutanlık ve vergi toplama gibi önemli görevler verir. Ki bu kişiler bir nevi "egemenin bekçiliğini" ücret karşılığı yapar ve alacağı ödüllere bakar. Haliyle kurucu soy da devlete ve hükümdara düşman haline gelir. Bu durum devletin artık hastalandığı ve yıkılma sürecine girdiğinin ilk işaretidir.

İbn Haldun'un çöküş evresine saptamaları ise oldukça ilginç. Son dönemde; devlete bir ihtiyarlık tabiatının hakim olduğuna işaret eden Haldun, öncelikle asabiyenin yani dayanışma gücünün bozulduğuna, servetin çarçur edildiğine, dinin temel renginden uzaklaştığına, toplumun ahlaki değerlerini yitirdiğine, vergilerin aşırı ölçüde artırdığına, adalet duygusunun yitirildiğine vurgu yapıp, devletin artık kolay kolay kurtulamayacağı veya şifa bulamayacağı müzmin bir hastalığın kuşatmasında yıkılacağına değiniyor.

***

Devletlere 120 yıl ömür biçen İbn Haldun, tavırlar teorisini iki başlıklı şekliyle de ele alıyor:

Bedavet ve hadaret...

Bu iki başlık en temelinde birer örgütlenme modeli ile yaşam tarzını ifade ediyor aslında. İktisatçılar için önem arz eden bu bölümde devletlerin kuruluş aşamasında "kök kültürleri yarı konargöçer olan Türkler gibi" kavimlerin sade bir hayat tarzı sürmekle birlikte, "kanaatkâr bir karakterlerinin olduğunu, bencillik veya bireysellik yerine birlikte hareket etme, canı pahasına kamusal hedeflere yoğunlaştığını" vurgulayan İbn Haldun bu örgütlenme modelini "Bedavet" olarak isimlendiriyor.

Devlet geliştikçe toplumun zamanla kök kültürden uzaklaşıp, şehirleri mesken tuttuğunu vurgulayan İbn Haldun, bu yaşam tarzında refahın getirdiği bir takım adetlerle "toplumun dünya zevklerine ve menfaatlerine kendilerini kaptırdığını, lükse yöneldiğini, çekirdek aile yapısının önemsendiğini, bireysel çıkarların ön plana geçtiğini" vurguluyor. Bu yaşam tarzını "Hadaret" olarak isimlendiren İbn Haldun, özetle bu evrede toplumun "fiziki, ahlaki ve dini manada bozulduğunu, hatta bu halleriyle insanların hayvandan farksız hale geldiğine ve de bunun ağır bir bedeli olacağına" dikkat çekiyor ve bu tablonun devleti yıkıma götürdüğünün altını çiziyor.

En nihayetinde İbn Haldun, devleti ihtiyarlık ve zafiyetin yakaladığı döneme dair şu değerlendirmeyi yapıyor:

"...Merkez (devletin başkenti) kendisinden ruhun ve canın çevreye yayıldığı kalp gibidir. Kalp mağlup edilir ve ona malik olunursa bütün çevre ve uç noktalar hezimete uğrar..."

***

Yukarıda iki teoriye bizden bir örnek olarak "Osmanlı"yı hatırlatmıştım.

Peki, bu satırları okurken 29 Ekim 2019'da 96. yaşını kutladığımız şanlı devletimiz Türkiye Cumhuriyeti'nin durumu aklınıza geldi mi? "Acaba biz hangi evredeyiz?" diye soralım ve yorumu sizlere bıraktıktan sonra yazıyı şu şekilde bitirelim:

Osmanlı'da olduğu gibi geri plana itilen-horlanan "kurucu soyu" toparlayıp, siyasi mülkün tek sahibinin Türk milleti olduğu gerçeğini bütün dünyaya haykıran,

İsmi Türk, rengi Türk, bayrağı Türk, dili Türk; Türkiye Cumhuriyeti'nin kurup, şimdilerde her türden "Hadaret halini" sergileyenlere bırakan Türk'ün yiğit evladı Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ü ebediyete intikal edişinin 81. yıldönümünde saygı, sevgi ve rahmetle anıyorum...

Türk'ün devletini yarınlara taşımak amacıyla dünden bugüne canlarını ortaya koyan isimli isimsiz bütün vatan evlatlarının aziz hatırası önünde saygıyla eğiliyorum. Allah onlardan razı olsun...

"Bozuk kalpleri ile devletin kalbini bozma uğraşında olanlara" da bir hatırlatma yapalım:

Taş Kırılır, Tunç Erir, Türklük Ebedidir... Tıpkı devleti gibi...

***

Dip not1:

Mukaddime gibi kıymetli bir eseri, en anlaşılır biçimde bizlere kazandıran Prof. Dr. Süleyman Uludağ'a teşekkürü bir borç biliyorum...