Neden başkan olunur?

Mustafa ÖZKESKİN 13 Haziran 2017 Salı, 06:32

Başlığa bakıp da soruya verilecek yanıtın çok zor olduğunu düşünüyorsanız yanılırsınız. Spor kulüpleri hizmetleri ve elbette bunların başkanlık makamlarını birileri çok zahmetli olağanüstü özveri gerektiren yerler olarak lanse etseler de inanmayınız... Zira bu makamlar çok cazip yerlerdir ve talipleri de çoktur.

Başkan olursanız hiçbir sektörde göremeyeceğiniz bir yükseliş trendi ile yükselir, tanınırlık ve ününüz arttıkça da o oranda maddi, manevi kazanımlarınız da artar.

Nasıl mı?

Çünkü bu işte fiyaka var, çıkar var.

Her türlü!

Hayatta görüşemeyeceğin bir kimliği ayağına çağırabilir, bir selamla dünyanın işini bitirebilirsin. Mahallende bile tanınmazken, ekranlarda boy gösterip, gazetelerde yayınlanan posterlerinle bırakın kenti, ülkenin önemli simaları arasına girebilirsin.

 XXX

Başkanın etrafında genelde 11-13 yönetici bir araya gelse de (Bursaspor'da 9); tek adamlığın legalleştiği yerdir kulüp başkanlığı... Kendini kabullendirmenin, her türlü hatanın en kolay kabul edilebildiği mertebedir...

Futbol kulübü yönetmek bir hobi olarak başlar ve ülkenin en önemli getirisi olan sektörü haline dönüşür. Bu denli büyük bir sektörün kullanacağı çok önemli iki enstrüman vardır...

Biri taraftar, diğeri ise medya...

İlkini kontrol etmek yetenek ve birikim ister... 

Ama en önemlisi hüner ister...

Merhum İbrahim Yazıcı'nın başardığı, deneyimli Erkan Körüstan ile Recep Bölükbaşı'nın çarşafladığı, Ali Ay'ın ise acemilikten şaşırıp bocaladığı gibisinden üç örneği Bursa yakın geçmişte yaşayarak test etti.

Bir yönetici için medyayı kullanmak ise daha kolaydır. Ama siz haftanın 6,5 günü medyada 'ben' olarak yaşayıp, sadece yarım günlüğüne basında 'biz' oluyorsanız o zaman doğacak sıkıntılara da katlanacaksınız.

 XXX

Ha diyelim ki siz tertemiz duygularla tamamen renk aşkı ve takımdaşlık ruhu ile bu görevlere talip oldunuz. İşler iyi giderken her şey iyidir. Lakin süre uzadıkça tribün diliyle etraftaki pedalcılar, yancılar, sinyalciler, köstebekler başlar adamı dürtmeye!

 'Ağasın, paşasın, senden büyük yok! Bu kararın muazzamdı' diyerek başkanı gazlamaya başlarlar.

İşte ne olursa bu noktada olur. Kulübe arazi temin edip, bir iki gelir kaynağı bulup, kent dinamiklerinin desteğiyle bir de tesis yapıp gazetelerin sayfalarını da doldurmaya başladıysanız ilk olarak kolları sıvayıp sizinle yola çıkanları başlarsınız budamaya!

Sizinle kongrede aynı safı tutan kişiler ve gruplardan başlarsınız etrafınızdakileri ayıklamaya.

Aramamaya başlarsınız her gün aradıklarınızı, ya da cevapsız bırakırsınız telefonlarını.

Elbette siz aynı sizsinizdir. Lâkin, 'İçinizdeki siz, sizden büyük' olmaya başlamıştır.

İşte o an filmin koptuğu, işin bittiği andır!

 Futbol takımında yenilgiler başlar. Değişiklikler yaparsınız...

Hoca, yönetici,  kulüp müdürü, futbolcu, doktor, masör, malzemeci, çimci,  güvenlikçi...

Amma velakin tren kaçmıştır!

Artık çare bulamazsınız ve yara dikiş tutmaz.

 Bu bir hastalıktır!

 80'li yılların sonundan itibaren, ebedi dost, sırdaş, paydaş hatta kanka bile olduğum nice başkanlar tanıdım. Birkaç istisna hariç tümü her yönleriyle örnek alınacak liderlik yeteneği olan mükemmel birer dost, yürekli, cesaretli, birikimli, bilgili birer ayrıcalıklı kimliktiler.

Gözlem ve deneyime dayanarak art niyet olmadan yazıyorum...

Merhum Orhan Özselek dışında maalesef tüm başkanların istem dışı da olsa bu hastalığa yakalandıklarına tanık oldum.

Acı ama inanın gerçek!