Tüketim ve ‘İnsanın Değeri’

Serap ÖZTÜRK 02 Temmuz 2017 Pazar, 06:00

Özellikle hafta sonları hınca hınç dolu olan AVM'lerin hayatımızda nasıl bir etkiye sahip olduğunu biliyor muyuz veya neye hizmet ettiğini?

2000'li yıllarla birlikte hayatımızın ortasına oturan bu devasa merkezler, yeme-içme, eğlenme, dinlenme, alışveriş gibi birçok hizmeti bir çatı altında topladı; her şeyi kolay bir şekilde (!) tüketicinin önüne sundu.

Kapitalizmin adeta can damarı olan tüketim kültürünü besleyen Batı, AVM'ler aracılığı ile kendi zevkini ve markalarını bilfiil alttan altta dayattı.

Tüketim ihtiyaç olmaktan çıkıp, mutluluğun ve gücün kaynağı olarak hayatımızın baş köşesine oturdu.

"Neye ihtiyacımız var?" sorusunun tarihe gömüldüğü günümüzde, düşünmek ve sorgulamak bir yük haline geldi/getirildi.

Sosyal statünün bir aynası; aynı zamanda havasından beslenme kültürüne kadar her şeyi suni olan bu merkezlerde gerçek kimliklerimizi bir kenara bıraktık. Dört bir yandan gardiyan gibi bizleri gözetleyen kameraların gözetimi altında potansiyel suçlu haline geldik.

Peki,  AVM'ler talep karşısında mı böyle hızla arttı yoksa arzın bir getirisi mi oldu?

İşte bu nokta çok önemli!

İktidar, uysal yurttaşları tam biçimiyle yaratmak için elbette her kaynağı kullanacaktı. Ki yaptı da...

Bunun için öncelikle bireylerin algısı başka yönlere kaydırılmalı, tek tipleştirilmeli, hedef olarak bireysel mutluluklar seçilmeliydi. Ve tabi ki bu mutluluğa giden yollar da...

Eğlence, yeme içme, boş zamanların nasıl değerleneceğine kadar bireyleri şekillendirecek güçlü afyonlara ihtiyaç vardı.

Kredi kartlarının da kullanıma sunulmasıyla birlikte cebimizde olmayan parayı harcamaya başladık. Büyük kolaylık gibi sunulan o küçük dünyanın içinde nelerimizi feda ettiğimizi düşünmedik bile.

İşsizliğin kol gezdiği ülkemizde, bu kartlara adeta mecbur bırakıldık.

Tüketim kültürünün en güçlü aracı olan reklam-pazarlama sektörü  "Harcayın mutlu olun" sloganıyla 24 saat TV reklamlarıyla, cep telefonlarımıza gelen mesajlarla,  billboardlarla bilinçaltımıza virüs gibi işledi.

İndirimler ve taksit kolaylığı gibi yöntemlerle sürekli harcadık harcadık harcadık...

Zevklerimiz ve ihtiyaçlarımız 'moda' gibi yanılgılarla sürekli başkaları tarafından belirlendi, biz bu oyunun sadece figüranları olduk.

Düşünemeyen, sorgulamayan, üretmeyen ya da üretmeden satın alan, kendi emeğine yabancılaşan bireyler...

Batı Afrika'da kakao üretiminde çalışan çocukların çoğunun hiç çikolata yemediğini biliyor muydunuz?

Veya o markalı kıyafetleri üreten emekçilerin onların hiç birini giyemediğini...

Belli markaları kullanmak, belli mekânlarda vakit geçirmek, statü sahibi olmanın ve sözde sosyalleşmenin göstergesi, meta fetişizmi bir tutku haline geldi.

Tükettikçe daha mutlu olacağımız empoze edilirken, bütçemizle orantısız ilerleyen harcamalarımız aksine mutsuz ve melankolik kişilikler haline getirdi.

Özendirildiğimiz yaşamlara ulaşabilmek, toplumsal statü elde edebilmek için daha çok çalıştık; hayatın içinde nesne olmaktan ileriye gidemedik.

İktidarın tekelinde olan ideolojik araçlar bilinçaltına işlediği "mutluluğa ulaşmada tüketme zorunluluğu" duygusu ile bireyleri git gide "maddeye" aç hale getirdi.

İsmi yabancı olmayan mağazalardan bile alışveriş yapmaz hale geldik. Çünkü Batı "medenileşmek" demekti (!)

 

FİLM ÖNERİSİ:

AVM sisteminin insan yaşamını nasıl etkilediğine dair güzel bir örnek: "İnsanın Değeri"

Stéphane Brizé yönetmenliğindeki Fransa yapımı filmi izlediğimde oldukça etkilenmiştim.

Başrodeki Vincent Lindon, başarılı oyunculuğu ile adeta filmi tek başına götürmüş...

Çalıştığı fabrikadan atılan ve işsiz kalan 51 yaşındaki Thierry (Vincent Lindon), bu süreçte engelli oğlu ve eşine bakabilmek için verdiği mücadelenin, en sonunda güvenlik görevlisi olarak işe başladığı bir alışveriş merkezinde tanık olduklarının anlatıldığı "İnsanın Değeri"  Cannes Film Festivali'nde gösterildi ve başroldeki Lindon, En İyi Erkek Oyuncu dalında Altın Palmiye kazandı.

İş bulma kurumunda geçen sahneyle başlayan filmde, bu sürecin ne kadar sancılı, işsiz kalma lüksü olmayan bireylerin nasıl bir psikoloji içine girdiğini görüyoruz.

Banka danışmanı, Thierry'e maddi zorlukları nedeniyle evini satmasını teklif eder. Thierry  ise elindeki tek birikimi olan evini satmak istemese de buna mecbur kalır. Evi satın almak isteyen bir aileyle geçen diyaloglar da bireyselleşmenin en net hissedildiği sahnelerden biri.

Thierry'nin internet üzerinden yaptığı iş görüşmesinde ne kadar samimimi ve doğal olduğu, işverenin aşağılayıcı tavrı ile birlikte aslında daha çok görünür oluyor.

Yine toplu mülakat şeklinde yapılan iş görüşmesinde Thierry'e yöneltilen eleştiriler en ufak bir ayrıntıda işi nasıl kaçırabileceğinizi anlatıyor.

Meşakkatli geçen iş görüşmelerinin ardından Thierry, alışveriş merkezinde güvenlikçi olarak çalışmaya başlar.

Thierry'nin burada karşılaştığı olaylar, izleyiciyi kendi iç yaşamıyla yüzleştirir. Yönetmen filmin sonunda orada çalışan bir kadın işçinin intiharı ile birlikte "insanın değeri"ni gerçek anlamda sorgulatıyor.