Son zamanların en iyilerinden: Nuh Tepesi

Serap ÖZTÜRK 19 Mart 2020 Perşembe, 06:01

Son iki yıldır izlediğim en iyi Türk yapımlarından biriydi diyebilirim. Kısaların ardından ilk kez uzun metraj filmi ile izleyicilerin karşısına çıktı Cenk Ertürk.

Türk sinemasında fark yaratan çoğu yönetmenin filmlerinde Nuri Bilge Ceylan'ın izlerini görmek artık şaşırtıcı gelmiyor. Ben bunu yadsımıyorum da...

Başarılı işlerden feyzalıp, özgün ürünler ortaya çıkarmak asıl mesele.

Ertürk, çok sık işlenen konulardan birini ele alsa da farklılık yaratmayı başarmış ve muazzam bir iş çıkarmış.

Filmde, hayatının son günlerini yaşayan ve tek isteği, çocukken diktiği zeytin ağacının altına gömülmek olan İbrahim'i Haluk Bilginer, babasının son isteğini yerine getirmek için onunla yollara düşen Ömer karakterini de Ali Atay canlandırıyor.

İki ismin, bu roller için biçilmiş kaftan olduğunu söylemek sanırım abartı olmaz.

Filmin senaryosunun temelinde taşra sıkıntısı ve baba-oğul çatışması yatıyor. "Çok bilindik temalar" diyeceksiniz haklı olarak. Az önce bahsettiğim özgün eser ortaya çıkarma başarısı tam da burada yatıyor işte.

Kent/köy, baba/oğul çatışması, göçlerin sonucunda ortaya çıkan yabancılaşma, özellikle yarışmalara dönük çalışan yönetmenlerimizin vazgeçilmez temalarından.

Uzak, Kış Uykusu, Ahlat Ağacı, Bir Zamanlar Anadolu'da (Nuri Bilge Ceylan), Daha (Onur Saylak), Çoğunluk (Seren Yüce) şu an aklıma gelen ve aynı temalı filmlerden bir kaçı...

Hikâye, Keles'in Harmanalanı köyünde geçiyor.

Ömer, babasının son isteğini yerine getirmek için, onunla bu köye, dededen kalma eve gider.

Babasıyla aralarında derin bir uçurum olan Ömer, eşiyle de boşanma aşamasındadır.

Babasının altına gömülmek istediği 'Nuh Ağacı' ise kutsal kabul edilen bir ağaçtır ve bu durum köyde büyük karmaşaya neden olur.

Ağaç ayrıca ziyaretçilerden dolayı büyük kazanç getiren bir 'meta'dır.

Bu nedenle özellikle köy muhtarı, bu kutsal ağacı kaptırmamak için elinden geleni yapacaktır.

Muhtar, İbrahim'i köyden gitmeleri için ikna edemeyince, oğlu Ömer'le konuşur: "Ağacın gelirinin yarısını sana vereyim. Sen akıllı bir adamsın. Gidin buradan."

Bütün köylü gibi babasının bu fikrine karşı çıkan Ömer, hem babasıyla geçmişin hesabını görecek, hem de bu esnada kendisiyle yüzleşecektir.

Bir taraftan ölmek üzere olan ve bağışlanmak isteyen bir babayı, diğer taraftan babasız büyümenin sancısının hesabını sormaya çalışan Ömer'i, diğer yandan da eşi Ömer'in sakat yanlarını (görece) ortaya döken Elif karakterini dinliyoruz.

Ve yönetmen bizi bu karakterlerle baş başa bırakıp, "Hangisi haklı?" sorusunu sorduruyor.

Burada baba oğul arasında geçen bir konuşma özellikle çok önemli.

Ömer: Annemi ve beni bırakıp gittin. Dayılarıma boyun eğmek zorunda kaldım Ve bu yüzden kendim olamadım. Sana olan kinimi, hiç suçu olmayan annemden çıkardım. Gözümün içine baktı, ona birazcık da olsa sevgi göstereyim diye. Ama ben yapmadım. Ona hep kötü davrandım.

İbrahim: Ben iyi bir baba olamadım. Kalsaydım da olamayacaktım. Yetersizliğinin farkında olan birine kızamazsın ancak merhamet edebilirsin.

Şimdi burada hangi yöne bakarsan bak, her karakterde haklı bir taraf buluyorsunuz. O yüzden seyirciyi gerçekten düşünmeye iten, karakterlerle empati yapmayı sağlayan bir yapım olması açısından da başarılı.

Filmin devamına dönecek olursak; Ömer, babasının bu hukuk mücadelesinde, sistematik olarak bazı çarpıklıkları fark eder. Ağacın olduğu arazi babasına aittir fakat köy muhtarı ve devlet yetkililerinin iş birliği sayesinde, bunun ortaya çıkması engellenmektedir. Ömer, hem bu adaletsizliği hem de babasıyla ikisinin köyden gitmeleri için yapılan ahlâksızlıkları gördükçe safını değiştirip, babasının yanında mücadele vermeye başlar...