Gambia’dan çıktık yola…

Süleyman IŞIK 17 Eylül 2017 Pazar, 08:54

Yeni evli sayılırdım. O zamanlar akraba ilişkileri şimdiki gibi değildi. Gidilir, gelinirdi. Bir gün eşimin Amca dediği ve aslında kardeş torunları olan Mehmet Amca ile Sami Amca eşleriyle birlikte ziyaret için Bursa'ya geldiler.

Sami Amca Sayıştay'da Uzman Denetçi olarak çalışıyordu. Daha önce epeyce görüşmüş, birbirimizi tanıma fırsatı yakalamıştık. Bacanak da Sami Amca'yı yakından tanıyordu. Mehmet Amca'yı ikimiz de tanımıyorduk. Duyduğumuza göre Ankara'nın yakın bir köyünde oturuyor, çiftçilik yaparak geçiniyordu.

Misafirleri ağırlamak için bacanakla biraz münazara yaptık. Her ikimiz de önceden tanıdığımız için Sami Amca ile eşini konuk etmek istiyorduk. Bacanak ağır basınca Mehmet Amca ve eşi bize düştü.

Çok fazla ortak yönümüz olmadığından oradan buradan birkaç kelam edip sustuk. Hanımlar mutfakta sofrayı hazırlaya dursunlar, biz de Mehmet Amca ile televizyonda haberleri izliyorduk.

Haberlerde Finlandiya'da batan bir şilebin görüntüleri vardı. Mehmet Amca mırıldandı.

-Aynı yerde biz de fırtınaya yakalanmıştık. O bölge epeyce risklidir...

'Allah Allah... Adam çiftçi, nereden, nasıl gitmiş taa Finlandiya'ya' diye içimden geçirirken izlediğimiz kanal başka bir habere geçmiş, kameralarını Mısır'ın Aswan Barajı'nın kapaklarının açılmasıyla oluşan selden harabe olan bir köye çevirmişti.

Mehmet Amca yine mırıldandı.

-Süleymancığım, Aswan Barajı'nın oluşturduğu gölün kıyısında Gesira diye bir yerde kalmıştık, enteresan bir yerdi... Fakat baraj müthiş büyük ve etkileyici. Görmeni isterim.

Mehmet Amca durup durup bir şeyler yumurtluyor, benim şaşkınlığım daha da artıyordu. Bu arada spiker çoktan Avustralya'nın Melbourne şehrinde aç kalıp apartmana giren timsahın haberine geçmişti. 'Hadi Avustralya'dan da bahset bakalım' diye içimden geçirirken yine ağır ağır mırıldandı. -Melbourne'de çok Lübnanlı var bilir misin? Çoğu da Türkçe konuşur. Epeyce dostum vardı.

İçimden 'Yok artık' dedim. Bu kadarı da fazla. Adam köylüyken, çiftçilikten ne kazanıyor ki dünyayı gezmiş?

'Mehmet Amca' dedim, 'Ne iş yapıyorsun sen?'. Gülerek yanıtladı.

-Çiftçilik yapıyorum.

-Peki epeyce ülke gezmişsin, çiftçilikle nasıl oldu bu iş?

-Çiftçiliği emeklilikten bu yana yapıyorum. Ben büyük bir petrol şirketinde uzun yıllar personel müdürlüğü yaptım.

Mesele anlaşılmıştı. Haberler bitene kadar beni pek çok ülkeye götürdü ama en ilginci Gambia ile ilgiliydi.

Sözün burasında geride kalanı Mehmet Amca'dan dinleyelim.

'Valla damat, Gambia'ya şirketteki bir Amerikalıyla gittim. Adı Nills'ti. Aslen Hollandalıydı. Ankara'da da görev yaptığından İyi derecede Türkçe biliyordu. Bir gün Central River'ın ikiye ayrıldığı bir yer vardır onun arkasında 2 yerleşim yeri mevcuttur. Birinin adı Kass, diğerinin ki Fass. Biz Kass'la Fass'ı karıştırmışız. Hesapta Kass'taki bir tüccarla görüşecekken Fass tarafında yolumuzu kaybettik. Her taraf ağaç denizi. Öyle bir orman ki, ucu bucağı yok. Karanlık çökmeden yolu bulalım derken ormanın derinliklerinde iyice kaybolduk. Derken bir anda kendimizi ayağımızdan asılı olarak bir ağacın tepesinde bulduk. Bizi ağaçtan karga tulumba indirip elimizi kolumuzu bağladılar, sonra da çığlık ata ata yola çıkardılar. Bir tahterevanın üzerinde epeyce yol aldıktan sonra ağaçlar seyrelmeye başladı ve birden açıklıkta kulübeler göründü. Bu kulübelerden birinin önüne gelince bizi yere fırlattılar. Sevinç çığlıkları arasında kulübenin kapısı aralandı ve zebellah gibi biri göründü. Anlaşılan kabile şefi buydu. Şef elleriyle yerlileri susturdu. Bize yaklaşarak -Welcome sir. I hope you forgive us- diyerek kendilerini bağışlamamızı istedi. Nills ile şoktaydık. Gambia gibi bir ülkede, ormanın derinliklerindeki bir köyde İngilizce konuşan bir yerli. Ellerimizi çözdürüp kulübesine davet etti. -İyi de İngilizce'yi nerede, nasıl öğrendiniz?- sorusunu Nills ile aynı anda sorduk. Şef, gülerek -Babam İngiliz bir tüccarı esir almış, tüccar uzunca bir süre kabilemizde misafir edilmişti. Onun tavsiyesiyle beni okumak üzere İngiltere'ye, Londra'ya gönderdi. Okulun son yılında babam öldü ve buraya dönerek kabilenin başına geçtim- dedi.

Mehmet Amca'nın anlattıklarını nefessiz dinliyordum. Kendine has tarzıyla anlatmayı sürdürdü:

'Sonra ikramlar başladı.  Garip garip yiyecekleri mecburen mideye indiriyor, mutlu görünmeye çalışıyorduk. Epeyce geç olmalıydı. Nills'le bana ayrı ayrı kulübeler vermişlerdi. Yatmaya hazırlanırken kapı aralandı ve sadece dişleri beyaz, kalan kısmı simsiyah 3 tane kadın girdi. Önce korktum. Sırıta sırıta üzerlerindeki bacak arasını örtmeye yarayan bez parçasını indirince bu kadınların ikramlık olduğunu anladım'.

Mehmet Amca anlattıklarının kadınlı bölümünü kulağı mutfakta, fısıldayarak anlatmayı sürdürdü: 'Üç kadınla halvete girmeye hazırlanırken kulübenin kapısından Nills kafayı uzatıp Türkçe -Ooo Mehmet, seninkiler güzelmiş. Bu i.ne şef bana ne kadar döküntü kadın varsa onları yollamış- dedi. -Şansına küs dostum- demeye kalmadı kulübenin dışından şefin sesi duyuldu: -İ.ne sensin lan...-

Şaşkınlıktan ağzımızı açamadık. Şef, bir süre daha Nills'in nankörlüğüne köpürüp bağırdı. Biraz sakinleşir gibi olunca sordum: -Şef iyi güzel anladık İngiltere'ye gidip okudun İngilizce öğrendin. Peki Türkçe'yi nasıl öğrendin meraktan öleceğim. Anlatsana-

Şef -Bunda şaşacak bir şey yok- dedi. -Londra'da Türkoloji okumuştum-.