Pasaportumun çipi

Süleyman IŞIK 26 Kasım 2017 Pazar, 09:13

Benim pasaportla imtihanım 1990'lı yılların başında başlar. O yıllar çalıştığım yabancı sermayeli şirket, bir toplantı için Paris'e gitmemi talep etmişti. Bunun için önce pasaport, sonra da vize almam gerekiyordu.

Pasaport için Emniyet Müdürlüğü'ne gidip müracaatta bulundum. Bir sürü belge-imza ve işlemden sonra '1 hafta sonra gelin alın' dediler.

Pasaportu almaya gittiğimde önce bekletilip bir memura postalandım. Orada da 'Nereye gideceksiniz, nerede kalacaksınız?' tarzı sorular sorulup Şef'e gönderildim. Aynı soruları Şef sordu ve aşağıdan yukarıya tekrar tekrar süzdü.

Bir tuhaflık olduğu kesindi. Sanki oyalanıyordum. Gelenlerin hepsi pasaportunu alıp gidiyordu. Şef, birkaç telefon görüşmesi yapacağını, bunun için dışarıda beklemem gerektiğini söyledi. En sonunda beni karşısına oturtup 'Beyefendi size pasaport veremeyiz' dedi. Nedenini sorunca da 'Fişliymişsiniz' yanıtını verdi. Şaşkınlıkla 'Nasıl yani?' deyince de manalı manalı 'Siz daha iyi bilirsiniz' deyip kapıyı gösterdi.

Allak bullak olmuştum. Neyin fişiydi bu? Damgalı eşekler gibi, hayat kadınları gibi vesikalıydım demek ki. Şaşkınlığım yerini kızgınlığa bırakınca soluğu Emniyet Müdürü'nün makamında aldım. Makama kısa sürede çıkmamı, Emniyet Müdürü'nün sekreterinin yanında randevu için bekleyen bir gazeteci arkadaşımın gayretine borçluydum.

Durumu kısaca anlatıp 'Bana pasaport vermiyorlar. Fişliymişim. Bunun nedenini öğrenebilir miyim?' diye sordum. Emniyet Müdürü, 'Şimdi anlarız' deyip dosyamı istetti. Sonra dosyaya şöyle bir göz attıktan sonra 'Sizi örgüt üyeliğinden 1984 yılında 38 gün misafir etmişiz. Malum örgütün üyesi olduğunuz için fişlemişiz. Bu nedenle arkadaşlarımız doğru işlem yapıp pasaport müracaatınızı neticelendirmemişler' dedi. Emniyet Müdürü'ne, bahse konu örgütün varlığından gözaltına kadar haberdar olmadığımı söyleyip Savcılığın hakkımda 'Soruşturmaya gerek yoktur' kararını verdiğini, mahkemeye bile çıkarılmadan serbest bırakıldığımı izah ettikten sonra 'Bu fiş nasıl iptal olur?' diye sordum. Emniyet Müdürü biraz kibrini yansıtan bir sesle 'Fişler iptal olmaz. Hatta siz öldükten sonra bile fişiniz açık kalır. Bak mesela bizde hâlâ İsmet İnönü'nün, Atatürk'ün bile fişi durur' dedi. 'Suçları neymiş, bu ülkeyi kurtarmak mı?' deyip ayağa kalktım, öfkeyle odadan çıktım.

Çok sinirlenmiştim. İçişleri Bakanlığı'na ve MİT'e mektup yazıp 'Eğer -Soruşturmaya gerek yoktur-şeklinde ifade edilen Savcılık kararına karşın hâlâ suçlu olduğumu düşünüyorsanız adresimi aşağıda veriyorum. Gelin tutuklayın. Yok, suçlu olduğuma inanmıyorsanız şu fişi iptal edin' talebimi ilettim.

İçişleri Bakanlığı İstihbarat Daire Başkanlığı 1 ay sonra yanıt verdi. Gelen mektupta, Bakanlığın hakkımda işlem gerektiren bir hususa rastlamadığı belirtiliyordu. Bakanlık mektubuyla birlikte yeniden pasaport müracaatı yaptım. 15 gün sonra pasaport elimdeydi. Pasaportu bizzat Emniyet Müdürü verdi. Verirken de 'Ayağını yine de denk al' mealinde 'Pasaport tamam, ama fişiniz baki. Bizde hiçbir fiş silinmez. Bakanlık emri dahi olsa' deyip uğurladı.

Aradan yıllar, yıllar geçti. Eşim ve 8 aylık oğlum için pasaport almam gerekti. Benim pasaportun süresi dolmuştu. Zaten çipli pasaport çıktığı için değişmesi gerekiyordu.

Bir arkadaşım bana 'Kuyrukta beklemene gerek yok. İnternet üzerinden randevu al. Hatta direkt müracaat et' deyince epasaport.gov.tr web sayfasına girdim. Başvur linkine tıklayıp 'Yeni Başvurmak İstiyorum' ve 'Başvurumu Türkiye'den Yapacağım' linklerindeki seçenekleri işaretleyip 'TC Kimlik Numaram Var ve Nüfus Cüzdanımda Yazılı' diye belirttim. Çıkan sayfada pasaport türü olarak Bordo Renkli olanını seçtim. Başvuru yeri olarak da oturduğum şehri tıkladım.

18 yaşından büyük olduğumu sisteme kayıtladıktan sonra doldurulacak başka alan olmadığından 'Randevu Al' butonuna tıkladım. Aaaaa sistem başa döndü ve ilk açılış ekranı geldi. Anlaşılan yanlış yeri tıklamıştım. Yeniden aynı işlemleri yapıp bu kez 'Randevu Al' yerine 'Başvur' linkine tıkladım. Daha doğrusu tıklayamadım, çünkü o link tıklanabilen bir link değildi.

Sanki sonuç değişecekmiş gibi tekrar tekrar aynı şeyleri denedim. Öyle ya, koskoca devlet bu, böyle bir hata olsa fark etmez mi? Mümkün değil. Birkaç başarısız denemeden sonra pes ettim. En sağlamı, gidip bizzat müracaat etmek.

Eskiden çocuklar anne ya da babanın pasaportuna yazılırdı. Yine de ne olur ne olmaz deyip hanımı, çocuğu, ilgili tüm evrakı yanıma alıp Pasaport şubenin yolunu tuttuk. Bir baktık, içerisi bomboş. Sıra numaramızı aldık ve ailece memurun karşısına oturduk. Memur bize her birimiz için farklı sıra numarası almamız gerektiğini söyleyince gidip 2 numara daha aldım. Kimse olmadığı için yan yana memurlara düştük. Fakat bir sorun vardı, oğlum 8 aylık olduğundan kendisini çağıran memureye ancak 'Agu' diyebiliyordu.

Ayrı ayrı evrakımızı uzattık. Önce eşimin işlemleri yapıldı. Fakat memur eşime ait biyometrik fotoğrafa uzun uzun bakıp 'Bu fotoğraflar olmaz' dedi. Nedenini sorunca, 'Kaşınızın üstünde belli belirsiz bir parlaklık var. Yeniden çektirmeniz lazım. Yoksa işlem geri döner' diye yanıt verdi. Fotoğrafa ne kadar baktımsa da o parlaklığı keşfedemedim.

Eşim, hoşnutsuz bir edayla çocuğu kucağıma verip fotoğrafçı aramaya çıktı. Benim işlemlerimi yürüten memur da fotoğrafıma şöyle bir bakıp 'Siz de yeniden çektireceksiniz' dedi. Fotoğrafta saçımın öndeki 3 telinin dibinde çok hafif bir parlaklık tespit etmiş.

'Böyle şey mi olur?' diye tepki gösterdim. Memur 'Sistem böyle, mevzuat işte. Biz emir kuluyuz' diye karşılık verince 'Öyleyse size bir fıkra anlatayım' dedim. Memur hafiften kuşkulu ama meraklı bir sesle 'Anlat bakalım da dinleyelim' dedi. Fıkra şöyleydi:

Sovyetler'in yeni dağıldığı dönemde bir Amerikalı uçakla Moskova'ya gelmiş. Bir bakmış ki, havaalanında büyükçe bir ayakkabı süpermarketi. Şaşırmış. -Ruslar hangi ara bu kadar gelişti- diye mırıldanıp merakla süpermarketin kapısından girmiş. Kendisini bir tezgahtar karşılayıp sormuş: 'Aman efendim, ayakkabı alacaksınız. Bağcıklı mı olsun, mokasen mi?'. Adam ilgiden memnun ve şaşkın 'Mokasen olsun' demiş. Tezgâhtar Amerikalıyı 2 numaralı kapıya yönlendirmiş. Kapıyı açınca başka bir tezgâhtar adamı karşılayıp sormuş: 'Efendim hoş geldiniz. Mokasen ayakkabı almak istiyorsunuz. Kaç numara olsun?'. Adamcağız '42 olsun' deyince 3 numaralı kapıya yönlendirilmiş. Kapıyı başka bir tezgâhtar açmış ve Amerikalıya 'Efendim hoş geldiniz. 42 numara bir mokasen almak istiyorsunuz. Rengi ne olsun istersiniz?' diye sormuş. Amerikalı 'Siyah olsun bari' demiş. Bu kez satıcı kendisini 4 numaralı kapıya yönlendirmiş. Amerikalı kapıdan çıkınca kendisini dışarıda bulmuş. Bu işe bir anlam veremeyip merak ve kızgınlıkla ilk girdiği kapıdan girip tezgâhtara çıkışıp durumu anlatmış: 'Nasıl iş bu? Benimle dalga mı geçiyorsunuz?' diye sormuş.

Tezgâhtar, saygılı bir sesle 'Olur mu efendim' demiş. 'Asla öyle bir şey yapmayız'. Amerikalı sormuş: 'Sipariş ettiğim ayakkabı nerde peki?'.

Tezgâhtar tebessüm etmiş. 'Efendim' demiş. 'Bizde hiç ayakkabı yok. Ama sistem nasıldı sistem?'.

Memur anlattığım bu fıkradan hoşlanmadı. Yine de sordum: 'Saçın dibindeki hafif parlaklık, küpe ya da kolye takılması pasaport almaya engelse, türbanlı ve çarşaflı fotoğraflara nasıl pasaport veriyorsunuz?'.

Soruma, yandaki memure burnundan soluyarak karşılık verdi : 'Siz türbanlılardan ne istiyorsunuz? Sizin gibilerin uğraştıkları yetmedi mi?'. Baktım iş giderek başka bir boyuta doğru ilerliyor, 'Aman efendim' dedim 'Ne haddimize'. Kucağımda çocuğum soluğu fotoğrafçıda aldım.

Fotoğraflarımızı verdik. Sıra ufaklığa gelmişti. İşlemleri yapan memure 8 aylık oğlumun fotoğrafını istedi. Allah Allah... Küçücük bebeğin ne fotoğrafı olacak ki, hem de biyometrik. Daha da fenası, ağzı kapalı olacakmış. İyi de veletin ağzı bir türlü kapanmıyor. Ya 'mam' diyordu ya da 'bum'. Fotoğrafçıdaki her şey ilgisini çekiyor. Zaptet zaptedebilirsen. Sonunda başarıp elimizde fotoğraflarla yeniden şubeye döndük.

Bu kez sırayla parmak izi alma seansı başladı. Bir ara eşim 'Bebek için de parmak izi isterler mi?' diye sorunca 'Devlet, 8 aylık bebek suç işlerse nasıl bulurum diye muhakkak düşünmüş ve önlemini almıştır' dedim. Yanılmışım, istemediler.

Bu arada pasaportlara eskiden uzatma mührü vurulur, defter parası alınmazdı. Şimdi uyanmışlar. Pasaportun süresi bitince yeni defter alıyorsun. Malum, devlete çok para lazım.

Sonuçta işlemlerimizi tamamlayıp eve döndük. Eşim, ayaklarını uzatıp sordu: 'Ne kâbustu o öyle? Bir ara yurt dışına gitmekten de pasaporttan da vazgeçecektim'. 'Sen pasaportu boş ver' dedim, 'Sistem nasıldı sistem?'.