Patrona 2. mektup

Süleyman IŞIK 22 Ocak 2018 Pazartesi, 06:04

Sevgili büyüğüm;

Bir ay önce yazdığım mektubuma cevap verme­diniz. İzninizle bu mektubumda düşüncelerimi yazmaya devam edeceğim. Çünkü siz bizim varlık se­bebimiz, babamızsınız. Yıllarca ekmeğinizi yedik, yıl­larca omuz omuza şer odaklarıyla mücadele ettik.

Paranıza göz koyan servet düşmanlarına karşı göğsümü siper ettim. Biz kazanmışsak onlar kaybet­ti. Onların kazancı bizim kaybımız oldu. Sayemde herkes mum gibi oldu. Kafasını kaldırana haddini bildirip onların anladığı dilden konuştum. Her­kesi gölgesinden korkar hale getirdim. Tabii bunda her tarafa yerleştirdiğim adamlarımın rolünü anlatmama gerek yok sanırım.

A benim canım efendim;

Siz ne kaybediyorsanız yufka yürekliliğinizden, bir de yeni yetmelerin saçma sapan yol göstermelerinden kaybediyorsunuz. Oysa ortaokulda kopyayla da olsa 5 çek­tiğimiz tarihe bir bakın. Şanlı Türk tarihi, altın say­falarını disiplin sayesinde doldurmadı mı? Ne zaman ki gâvurların tepesinden kılıcı eksik ettik, bu hale geldik!

Ciromuzu yükseltememiş ama masrafları sayemde epey kısmıştık.

Gelen her siparişi yarı yarıya düşürmüştüm de kıyamet kopmuştu. En çok bilgi işlem şefi sızlanmıştı. 'Yok efendim 100 MHZ bilgisayar istemiş de ben 20'ye düşürmüşüm de makine bilgisayardan atariye dönüşmüşmüş'. Bak hergeleye!

Ya kalite müdürüne ne demeli? Biz kıdem yükü­müz artmasın diye deneme süresi dolanları kapı dı­şarı ederken o törnovur mu tumover mi yüksek diye bir hışımla karşıma dikilip nutuk atmıştı... 'Bu kadar eleman sirkülasyonuyla kali­teyi yakalayamazmışız'. Senin işin ne dürzü?

Hele o personel mi insan kaynakları mü­dürü mü her ne karın ağrısıysa, sizi kafaya alıp performans sistemi kurmaya kalkmıştı da ağzına yüzü­ne bulaştırmıştı. Sonunda has adamlarımıza bir türlü zam yapamadığımız gibi kara listedeki bazıları malı götürmüştü. Adamın bütün derdi, dizginleri kişilerin (Aslında beni kastediyor) elinden kurtarmakmış. Nasıl olacaksa?..

Affedersiniz ama yine sizin yumuşaklığınızdan gece gündüz çalışıp kariyer planları yaptı. Yok iş analizleriymiş, yok iş etütleriymiş, yok nitelik pro­filleriymiş uğraştığı yetmiyormuş gibi bizi de uğraştırdı. Kimin yerine kimin geleceğini sistem tayin edecekmiş... Bak bak bak!.. Biz ne oluyoruz bu durumda? Böylelerini sallandıracaksın ambarın orada. Bak bir daha böyle saçma salak işlerle uğraşıyorlar mı?

'Taktı' diyeceksiniz ama kalite müdürünüze bir çift sözüm daha var. Geçen, çalışanlara verdiği bir eğitimi yerleştirdiğim mekanizma sayesinde dinledim. Adama bak, 'Kalite kontrol edilmez üretilir' diyor. Pe­ki be adam madem öyle kalite kontrolcüye ne ge­rek var o zaman? Öyle olsa kalite kontrol diye bir bölüm olur muydu? Laf işte...

Bir de organizasyon diye bir şey çıktı başımıza. Onunla yatıp onunla kalkıyoruz. Yetkilermiş. sorumluluklarmış, yönetim felsefesiymiş, uyummuş... Ne uyumu beyefendi? Bizim bildiğimiz amirler şak diye emreder, astlar tak diye yerine getirir. Aynen Güreş Paşa gibi.

Sonra yetki denen şey aşağıdakilere verilir mi? Kimseye vermeyeceksin ama herkesten hesap soracaksın ki dizginler daima sende kalsın. Tavşana kaç di­yeceksin, tazıya tut. Bunlar, yönetim denen şeyi anlamamışlar daha.

Geçen gün rakibimiz ISO 9002 almış, bizim­kiler tutturdu ISO 9001 alalım diye. Bizim ne ek­siğimiz var, biz de ISO 9005, hatta 10 alalım. Görün işte adamlarımızın ufku ne kadar dar...

Bizi hep bu kafalar batırdı. Ne zaman ki gözden düştüm, bunlar kafalarını kaldırdı. Eskiden gıkları çıkmazdı...

Birlikte çok güzel günlerimiz geçti ama benim fikirlerimi aynen uygulayacak bir başka şirkete geçiyorum. Tabii giderken kamçımı, dinleme aygıtlarımı ve ispiyonlarımı da götürüyorum.

Görüyorum ki bize ihtiyacınız kalmadı. Zaten keçi sakallı danışmanlarınız ve sivri akıllı müdürleriniz var.

Size belki yeniden yazarım tabii izin verirseniz...

 

Arz-ı hürmet ederim,

 

İmza : SADIK KULUNUZ