Patrondan mektup var

Süleyman IŞIK 04 Şubat 2018 Pazar, 06:00

Hep müdür mektup yazacak değildi ya. Bu hafta bizim müdüre patron ilk defa bir mektupla cevap verdi. Mektubu kaleme alan sevgili Özkan İrman'a sonsuz teşekkürler ediyorum. Bu arada yanlış anlaşılmasın; Özkan İrman, yazının konusu olan hayali patron değil, o patron adına aşağıdaki cevabi mektubu yazmış bir yazar dostumuzdur.

Bakalım sayın büyük neler yazmış...

Sevgili eks aşkım

( Pardon Müdürüm)

Ne zamandır mektuplarına cevap vermek istiyordum ama bir türlü olmadı. Kısmet bugüneymiş.

Seni çok özledim. O sohbetlerimizi, toplantılarımızı... Bir sürü yağcı güzel şeyler söyler, pembe tablolar çizerken yaptığın çıkışları bile özledim.

İşletmede gezerken şurası göz göze bakıştığımız departman, burası el ele kapıştığımız salon diye düşünmeden edemiyorum.

Sen gittin gideli emin ol açmıyor sardunyam, temizlenmiyor odam, ötmüyor kuşum. (Odamdaki kanaryadan bahsediyorum. Yanlış anlama hala taş gibiyim, iktidardayım yani.)

Mektubunda sosyal medyadan bahsetmişsin. Biliyorsun ben onun kitabını yazdım. Ah sevgili eks müdürüm bilmek, yazmak yetiyor mu? Herkesin elinde bir telefon bir yerden bir yere giderken önünü bile görmüyor, yerdeki çöpü mü görecek? Dediğin gibi kim like yapmış, kim ne paylaşmış onun derdindeler.

Finans müdüründen bana hiç bahsetme. Vallahi canım burnumda. Geçen odasına gittim. Ne oldu bizim yılsonu raporu diyecektim. Bir de ne göreyim facebook sayfası önünde açık, beni görecek hali yok. Dikmiş gözünü bir şeye bakıyor. Ne oldu bizim rapor dedim. Benden çok konuştu. Önce "bir meslektaşım güncel bir konuyla ilgili mesleki paylaşım yapmış" diyerek Facebook'unun günahını çıkardı. Sonra evet efendim dedi, sepet efendim dedi. Vakitsizlikten dem vurdu. Valla ben anlamam saat dörtte masamda olsun dedim.

Saat tam dörtte raporla çıktı geldi. Şöyle bir göz gezdirdim. Vakit kaybetmeden sonuca baktım. Tam tahmin ettiğim sonuç çıkmıştı. Kendimle mi gurur duysam, finansçımla mı gurur duysam bilemedim. Ona da kendime de bir kahve söyledim. Biraz senden söz etti. Senden ayrıldığım çok iyi olmuş, işletme kendine gelmiş falan filan. Eee sonuç da güzel. Keyifle güldüm, höpürdettim kahvemi. Sessiz kaldım ya hak vermişim diye düşünüp bıyık altından güldü. Bu arada rapordaydı gözüm. Bir de ne göreyim bizim finansçı en önemli maliyet giderini genel giderlere yazmamış mı? Gözlerim fal taşı gibi açıldı. O kalemi çıkardığımızda kârımız yüzde yüz artıyordu. Nayır, nolamaz diye bağırmışım. Benim bu tepkime evet efeeemmm, sepetttt efemmm, o kalem oraya yazılmalı efeeemmm dedikçe öfkem daha da arttı. "Sen ne maliyet muhasebesinden, ne finanstan anlıyorsun, bunca yıldır böyle mi rapor veriyorsun ulan" deyivermişim.

Sonra biraz daha detaya indim. Yazılmaması gereken bir kalem daha yakaladım. Aynı kalemi iki farklı başlık altında iki kez girmişti. Onu da çıkarınca hesap yine aynı oldu. Yine rapor ayvaz kasap, aynı hesap olunca bizimki rahatladı. Ağaya hesap veren çoban gibi bana raporun mantığından bahsetti. Ben de ona o çobanı anlattım. Sen bilirsin de ben yine yazayım. Bilmeyenler için olsun. Ne kadar çok kişi bilirse bilgi o kadar az kaybolur değil mi ya eks müdürüm?

Ağaya, himayesindeki köylerden birindeki bir çobanın çok fakirlik çektiğini ve bir türlü işlerinin rast gitmediğinden bahsetmişler, ileri gelenleriyle kıl çadırında, yer sofrasında yemek yerken. Ağa olamaz demiş, çabuk çağırın bana o biçareyi.

Huzura getirmişler. Ağa derdini dinlemiş çobanın ve kahyasına talimat vermiş. " Derhal çobana yüz koyun verin. Seneye kadar bunlara baksın, otlatsın, kuzulatsın sonra gelip bana hesap versin. Çoban sevinçle alıp gitmiş koyunları.

Gel zaman git zaman bir sene gelip geçmiş ama bizim çobandan tek haber yok. Çobanı gören de yok. Her yere haber salınmış. Günler sonra yine bir akşam sofrası zamanı bu kez açık havada yenir, içilirken uzaktan biri görünmüş. Yakınlaştığında bunun çoban olduğunu anlamışlar. Çoban elinde kanlı bir deriyi sürüye sürüye huzura varmış. Ağa çobanı sofraya buyur etmiş. Anlat bakalım çoban ne yaptın, ne ettin demiş. Çoban bir yandan yemeklere yumulurken bir yandan da "ah sorma ağam, sorma ağam" diyormuş. Ağa iyice hiddetlenmiş. Pancar gibi kıpkırmızı suratıyla "çabuk anlat" diye kükremiş. Ve çoban başlamış anlatmaya:

"Ah ah sorma ağam. Koyunları alıp, huzurunuzdan ayrılmıştım ki henüz yaylaya varmadan, yer yarıldı, gök patladı yetmiş ikisinin ödü patladı. Yardan uçtu baş toklu, onu izledi beş toklu, onunu verdim kasaba, onunu katma hesaba, birini yedi tilki, ahanda getirdim birinin derisini."

Ağa çoban son sözü söylediğinde dayanamayıp yoğurt bakracını kafasına geçirivermiş. Çoban sakince bakracı başından çıkarmış, yüzündeki yoğurtları güzelce sıyırıp ellerini göğe kaldırıp, başını semaya dikerek:

"Allah'ım sana hamdüsenalar olsun, bu hesabı da yüzümüzün akıyla verdik" demiş.

Fıkradan sonra bizim finansçı odasına sıvıştı. Her gün bir rapor verdi takip eden günlerde ama o raporlara kim bakar?

Bazen işler, raporlar işte böyle tesadüfe bağlı olup gidiyor, gelip gidiyor a benim eks müdürüm.

Dedim ya seni özledim. Sen kimseye benzemiyorsun. Ağam paşam diyenlerin ayrılınca ağızlarından çıkanları duymadıklarını çok gördük. Sen onlardan değilsin. Kapımız sonuna kadar açık gel konuşalım, kumru gibi koklaşalım eski günlerdeki gibi.

Bu sana ilk mektubum. Yine yazarım. Özletme arada uğra.

Canım eks müdürüm benim.

Seni seviyorum.

Not: Çok pişmanım

Patron