Şakanın böylesi

Süleyman IŞIK 27 Mayıs 2018 Pazar, 03:13

Bazen düşünüyorum da gençlikte yaşadıklarımı bugün yapmaya kalksam herhalde cesaret edemem.

Bu da onlardan biri...

Gazeteciliğe yeni başladığım yıllar. Dönemin bıçkın gazetecilerinden Sedat Öztürk, muziplikleriyle hem kendinin hem de gazetenin ve bizlerin başını tatlı belalara sokmasıyla ünlü bir arkadaşımız.

Sedat'la Atatürk Caddesi'ne tura çıkmışsanız yandınız; çünkü geçen herkes Sedat'ın tanıdığı olduğu için eliniz mahkûm sağa sola selam sarkıtarak kaplumbağa hızıyla ilerlemek durumundasınız.

Ünlü Cadde'deki gazetede Sedat en çok merhum Feridun Evrenosoğlu'nu kızdırırdı. Bir gün, sokakta rastladığı aç ve sefil Hint fakirinin resmini çekip haber yapan Sedat, onun karnını doyurmakla kalmayıp adamcağızı gazeteye getirmişti.  Zavallı Hintliye kalacak yer bulunamadığı için bir hafta gazetede yatıp kalkmıştı ve Feridun Abi küplere binmişti.

Aslında Sedat mesleğe bir fotoğrafçının yanında çırak olarak başlamıştı. Kulaktan dolma bilgilerle, fotoğrafın çekildikten sonra filmin makinadan çıkarılıp suda banyoya sokulduğunu, sonra da karta basılacağını öğrenmişti ustasından. Aynı anda 2 düğün işini birden alan ustası, Sedat'ı Mudanya'ya bir düğüne fotoğraf çekmek için göndermişti. Çektiği fotoğrafların çıkıp çıkmadığını merak eden Sedat, makinadan çıkardığı filmi iskelenin oradaki kumsalda deniz suyuna sokup bir güzel banyo yaptırdığında bir damla bile görüntü görememiş, koştura koştura ustasına çıkışmıştı.

-Usta, hani filmi banyo yaptırınca görüntüler çıkıyordu?

-Ee ne olmuş?

-Ne olmuşu var mı; ben yaptım olmadı.

Ustanın tepesi atmıştı.

-Ne yaptın sen ne yaptın?

-Filmi deniz suyuna soktum usta. Amma velakin film bembeyaz...

Haliyle ustası Sedat'ı kovmuştu kovmasına ama asıl mağdur, düğünlerinden bir kare bile fotoğraf çıkmayan yeni evli çiftti.

Futbola Yugoslav ekolünün damga vurduğu, Boşnak antrenörlerin ülkemizde cirit attığı yıllarda Sedat, İnegölspor'a kendini Boşnak bir antrenör olarak yutturup takımı birkaç ay çalıştırmasıyla da nam salmıştı. Futbolcuları antrenman yerine topluca pavyona götürünce foyası meydana çıkan Sedat oradan da kovulmuştu.

Şakaları ise bayıltıcıydı.

İsteseniz de istemeseniz de kendinizi o şakanın içinde bulurdunuz. Bir gün sabahın köründe aramış ''Şu numarayı tam saat 09.00'da ara, -Hüseyin abi orada mı sor'' deyip telefonu kapamıştı. Bir bildiği vardır deyip aradığımda, Yahudi aksanıyla konuşan bir amca daha ''Hüseyin abi orada mı?'' diyemeden bir güzel kalaylayıp telefonu suratıma kapatmıştı. Aynı tongaya Bursa'daki gazetecilerin çoğu da düşmüştü.

Aslında çok bilinen bir fıkrayı yaşamıştık. Et Balık Kurumu yerine Kapalıçarşı'daki bir kuyumcuyu yanlışlıkla arayan Sedat, kuyumcu tarafından fena biçimde paylanınca tanıdığı herkese telefon edip  'Şu numarayı ara -Hüseyin abi orada mı?- diye sor'' demişti.

Hüseyin abiyi soran yüzlerce telefondan kanı beynine çıkan Musevi kuyumcuyu akşamüstü arayan Sedat 'Aloo, ben Hüseyin. Beni arayan var mı?'' diye sorunca adamcağıza inme inmişti.

Sonraları Türk Haberler Ajansı'na şef olan Sedat'ın ilk işi hoparlörlü bir telefon almak olmuştu. Her telefon konuşmasında hoparlörü açıyor, odadaki kişilere telefonu dinletiyordu. O zamanlar hoparlörlü telefon sadece onda vardı.

Ben de bir ekonomi gazetesinin Bursa temsilciliğine atanmıştım. Yanıma, dönemin sivrilen gazetecilerinden Turan Özcan'ı almıştım. Sabah toplantısı yaparken telefon çaldı. Arayan Sedat'tı ve hoparlörün açık olduğu belli oluyordu. Sedat, saygılı bir sesle sordu.

-PTT Müdürü Süleyman Bey'le mi görüşüyorum?

Anlaşılan içinde benim de mecburen yer alacağım bir film yapmış, bana da PTT Müdürlüğü payesini biçmişti.

Çaresiz yanıtladım.

-Buyurun Sedat Bey. Sizin için ne yapabilirim?

-Müdürüm, bizim ajansta Ali diye bir arkadaşımız var. Ellerinizden öper. Ali'nin de bir sevgilisi var. Tabii bunlar genç efendim...

-Evet Sedat Bey!

-Müdürüm bizim Ali, sevgilisine mektup yazmış ve postanedeki kutuya gideceği adresi yazmadan atmış.

Şaşırmıştım. Sordum.

-Peki ben ne yapabilirim Sedat Bey?

-Sayın Müdürüm, siz o mektubu alsanız, bize gönderseniz de bizim Ali zarfa ad ve adres yapıp gönderse...

''Tamam ilgileneceğim'' deyip telefonu kapattım. Turan'la birbirimize bakışınca kafamızdan aynı şeyin geçtiğini hissettim. Şimdiye dek hep Sedat'ın şakalarının figüranı olmuştuk. Bu kez oyunu biz kuracaktık. Derhal planı yaptık. Bir saat sonra Turan, o davudi sesiyle Sedat'ı aradı.

-Sedat Bey'le mi görüşüyorum? Ben Emniyet Amiri Turan Özcan.

Sedat önce şaşırdı ama bozuntuya vermedi. Hoparlör yine açıktı.

-Evet amirim, buyurun efendim.

Turan sesini yükseltti.

-Biraz önce PTT Müdürü Süleyman Bey beni aradı. Sizin orada çalışan Ali isminde bir serseri, benim baldızıma mektup yazmış. Mektubu inceledim. Son derece terbiyesizce buldum.

Sedat araya girdi.

-Sayın amirim, siz Ali'nin kusuruna bakmayın efendim. Affediverin. Bir daha yapmaz.

Turan tehdit dolu bir sesle bağırdı.

-Sedat Bey Sedat Bey sizin bacınıza böyle bir mektup yazılsa ne yaparsınız? O delikanlıyı muhafaza edin; şimdi bir ekip gönderiyorum. Aldıracağım.

Ben gülmemek için dudaklarımı ısırırken Sedat'tan bir ses duyuldu.

-Dur lan, nereye aaa eyvah...

Şaşırmıştık. Telefon kapanmıştı. Koştura koştura İnegöl Çarşısı'ndaki ajansın önüne geldiğimizde bir kalabalık gördük. İçinde Ali ve Sedat'ın bulunduğu ambulans biraz önce hareket etmişti.

Ne mi olmuştu? Kendisinin polis tarafından alınacağı korkusuyla Ali iş hanının ikinci katından atlamış ve bacağını kırmıştı.

O parasız yıllarda iki ay Ali'ye el bebek gül bebek bakmak zorunda kalmıştık.

Ee eşek şakası yapmanın bir bedeli olacaktı, ödendi.