Sıkıyorsa git

Süleyman IŞIK 06 Mayıs 2018 Pazar, 06:15

Anadolu'da kuzeyde bir yerlerde bir şirkete proje kapsamında eğitimler veriyordum. Patron, tahsilli olmamakla birlikte eğitime epey para harcıyordu. Ne var ki, her aile şirketinde olduğu gibi her işe maydanozdu. Mizaç olarak oldukça sertti. Hata arıyor, bulursa da ortalığı yıkıyordu.

Bu nedenle yöneticiler aporttaydı ve her türlü riskten uzak duruyorlardı. Şirkette herkes, hata yapmamak için aşırı efor sarf ediyor, buna karşın yine de hata yapmışsa hatayı kamufle ediyor, bunu başaramamışsa hatayı birilerinin üstüne yıkıyordu.

Bu durum neredeyse bir şirket kültürü haline gelmişti. Olan biteni kısa sürede gözlemleyip patronla konuştum. Dedim ki, 'Bir projeye başlayacağız. Ancak kimse destek olmuyor. Çünkü korkuyorlar. Bu aşamada destek ver ve hatalar yapılsa bile hoşgörülü yaklaşacağını ifade et ki, çalışanlarla yöneticiler projeye katılsınlar'.

Sağ olsun kırmadı ve bir toplantıda kendisinden istediğim konuşmayı yaptı. Bu iyimserlik havasında proje çalışmaları hız kazandı. Önce durumu fotoğrafladık. Ardından proje fazlarının ilki üzerinde epeyce uğraştıktan sonra uygulamaya koyduk. Proje ekibini onore etmek için patrona ve diğer yöneticilere ekip olarak bir sunuş yapmalarını istedim.

Ekip, şevkle hazırlandı. Eski durum, proje uygulandıktan sonraki durum, sağlanan avantajların anlatıldığı sunumlar hazırlandı.

Sunuş günü herkes heyecanlıydı. Patron ve üst yönetime birkaç dil sürçmesi hariç güzel bir sunum yapıldı. Herkesin gözü kulağı patrondaydı. Beklenen övgü dolu sözcüklerdi. Kısa sürede sağlanan bu başarı ödülsüz kalmamalıydı.

Patron, konuya direkt girdi: 'Madem bu işler böyle yapılabiliyordu da daha önce neden yapmadınız? Boşuna mı para ödedim size? Aklınız şimdi mi başınıza geldi?'

Ardından hırsla kalkıp odasına yöneldi.

Ortalık yangın sonrası harman yerine dönmüştü. Ne kimse konuşabiliyor, ne de yerinden kalkabiliyordu.

Ayağa fırlayıp patronun odasına daldım. Konuşmasına fırsat bırakmadan makinalı tüfek gibi sözcükleri sıralayarak, yaptığının yanlış olduğunu, sözünde durmayıp insanların şevkini kırdığını, bu durumda kendimi kullanılmış hissettiğimi, bu saatten sonra proje çalışmasından hayır gelmeyeceği için görevden affımı istediğimi söyledim.

Patron sakin sakin beni dinleyip bir eliyle masasını karıştırmaya başlayınca, her dönüşümde vermeyi adet edindiği ve o şehrin ürünü olan bir hediyeyi arandığını düşünüyordum ki, çekmeceden bir tabanca çıkarıp ve masanın üstüne, tam önüme koydu.

Şok ve panik karışımı bir büyülenmişlikle tabancaya bakakalmışken patronun sözüyle irkildim: 'Bey, bey... Biz ağa adamız. Biz istersek gidersin. İstemezsek şuradan şuraya adım atamazsın.'

Bir karar vermeliydim ama koltuğa da mıhlanmıştım. Yavaşça ayağa kalktım ve 'Ben gidiyorum...' diye mırıldandım. Kapıyı kapatıp kapatmadığımı bile hatırlamıyorum. İdari binadan otoparka kadar olan mesafe 20 metre olmasına karşın sanki o mesafeyi bir saatte almış gibiydim. Arkama bakmıyordum. Arabaya bindim ve şehirden uzaklaştım.

Sonra ne mi oldu? Aradan bir hafta geçti. Patronun sekreteri aradı. Projeye devam etmemin rica edildiğini söyledi. Şartlı kabul ettim. Şartım şuydu: Patronla aynı günler şirkette olmayacaktık. Kabul edildi ve projeyi tamamladım. Anladım ki, aile şirketlerine danışmanlık yapmak sadece beyin değil fazlasıyla yürek de istiyor.