Üç köfte beş kuruş

Süleyman IŞIK 22 Temmuz 2018 Pazar, 06:52

Genellikle 70'li yaşlardan sonra anılar yazılır. Ben sabırsız olduğumdan bekleyemedim. Çeşitli vesilelerle belleğimin derinliklerinden bugünlere 'cee' diyen yaşanmışlıkları aklıma geldikçe yazıyorum.

Bu da onlardan biri. Yıl, yanılmıyorsam 1983. Henüz 2 yıllık gazeteciyim. Çiçeği burnunda bir baba olarak gazeteden aldığım üç kuruşla geçinmeye çalışıyorum. Allah'tan eşim çalışıyor da eve aldığımız beyaz eşyanın taksitlerini aksatmadan ödüyoruz.

Geçen hafta anlatmıştım; münasebetsiz bir lakırdı sonucu Hikmet Komar'ın alicenaplığı sayesinde BUSİAD'ın dergisini de çıkarmaya başlamıştım. Dergi haricinde Yönetim Kurulu toplantılarında hazır bulunuyor, BUSİAD'ın basın ilişkilerini düzenliyordum.

1983 yılı, Özallı yılların da başlangıcıydı. Ekonomiyle ilgili peşpeşe yasalar, kararnameler çıkıyor. İşadamından sokaktaki vatandaşa dek herkes ekonomik kavramlara intibak etmeye çalışıyordu. Herkes ekonomi konuşmaya çalıştığı için Bursa'nın ilk mektepli ekonomi muhabiri olarak benim yıldızım da parlamıştı.

BUSİAD'dan aylık on bin lira alıyordum. Çok değildi ama ek gelir olduğu için epey delik kapatıyordu. Dernekteki toplantılardan sonra Kurucu Başkan Doğan Ersöz hepimizi yemeğe götürüyordu. Gidilen restoranlar, gazeteci maaşıyla gidilebilecek mekânlar değildi. Neredeyse her hafta toplantı yapılıyor, ardından yemeğe gidiliyordu.

Bir iki neyse de her hafta kuyruk gibi onlara takılıp beleş yemek yemek bir süre onuruma dokunmaya başladığından toplantı sonrası bahaneler yaratıp izin istiyordum. Ne var ki, tanıdığım en beyefendi Bursalılardan Doğan Ersöz, ''Yemekten sonra gidersin beyim'' diyerek yemeğe alıkoyuyordu.

Yok yok; bu böyle olmayacaktı. Ben de onları yemeğe davet etmeliydim. İyi de nasıl? Bursa'nın kalburüstü zenginlerini hangi parayla yemeğe götürecektim? Olsun... Ben de paramın yettiği bir lokantaya götürürdüm. Hesapladım kitapladım; param ancak Ulucami'nin karşısındaki Kuru fasulyeci Adem Baba'ya yetiyor. O zamanlar Adem Baba'nın dükkanı PTT'nin yan tarafında. Öğlenleri açık ve menüde sadece kuru fasulye, pilav ve turşu var. İşin kötüsü, kapıda her daim kuyruk var.

Gerçi Bursa'nın onca tanınmış işadamlarını kuyruğa sokacak değilim. Adem Baba'ya gidip durumu anlattım. Gel gör ki Adem Baba Nuh dedi, peygamber demedi. Neymiş, kimseye ayrıcalık yapamazmış, kuyruğa giren fasulyeyi yermiş.

Aklıma Üç Köfte geldi. İyi ama orası bir meyhaneydi. Üstelik salaş mı salaştı. Müdavimlerinin akşamcılar olduğunu duymuştum. Bazıları, maaşının bir kısmını getirip peşin veriyor, bütün bir ay boyunca orada yiyip içiyorlardı.

Bir göreyim deyip Üç Köfte'ye keşif gezisi yaptım. Aman Allahım... İçerisi karanlıkla loş arası. Piknik yerlerinde görebileceğiniz kütükten yapılmış masalar, her masaya konulmuş Misi şarapları, kafayı bulmanın ötesine geçip zom olmaya yelken açmış üstte yok başta yok, tipi kaymış adamlar.  Elinde sahan, bit kadarcık köfteleri servis eden garson dışında görevli de yok.

Biraz bekledikten sonra yetkili birisi geldi. Durumu anlattım. Bize masa ayırabileceğini söyledi. Fiyat ise sudan ucuzdu. Biraz sıksam BUSİAD Yönetim Kurulu'nu üç ayda bir buraya yemeğe getirebilirdim.

Bu arada garson melamin bir tabakta ikramlık köfte koydu önüme. Köfteler bit kadardı ama çok lezzetliydi. Kararımı verdim. Buraya gelecektik.

Bir hafta sonu toplantısından sonra cümbür cemaat Üç Köfte'ye vardık. Ben daha önce gördüğüm için alışkındım ama ortam konuklarımı için tam bir sürpriz olmuş bir süre kendilerine gelememişlerdi. Bir yanda Bursa'nın sayılı zenginleri, diğer yanda şarap parasını zar zor denkleştirebilen müdavimler. Ortalık ne kadar loş olsa da giyim kuşam farkı da barizdi.

Kütük masa ve sıralara oturulup ortam sindirilmeye çalışılırken garsonlardan biri servise başladı. Bir eliyle tuttuğu tabakları tek tek masalara üç metre öteden fırlatıyor, tabak bir iki sendelemeden sonra herkesin önüne düşüyordu. Garsonun bu konudaki yeteneği tartışılmazdı.

Çatal-bıçak servisi de bir tuhaftı. Masanın başındaki iki kişinin eline çatal ve bıçaklar tutuşturulup elden ele dağıtılması sağlanıyordu. Kaşla göz arasında salata tabaklarıyla ekmek sepetleri de masada yerini aldı. Sinekli Misi şarapları da damacanalarla masalara servis edilince sıra köftelere geldi. Aynı garson sahandaki bit kadarcık köfteleri üçer üçer tabaklara servis etti. Bitince üç köfte daha, sonrasında bir üç köfte daha...

O sıralar on liralık banknotlar çıkmıştı. Doğan bey garsonu çağırıp kulağına ''Benim tabağıma dört köfte koy, sana on milyon vereyim'' dedi. Garson Doğan Ersöz'e ''Sen en iyisi bir göz doktoruna git'' diye yanıt verdi. Nedenini sorunca ''Beyefendi tabelayı okumadın galiba. Üç Köfte'ye gelip dört köfte istiyorsun. Var mı öyle üç köfte beş kuruş'' diye tersledi.

Masadakiler, garsonun davranışını ayıplamak yerine ilkeli bulduklarından kutlayıp cebine para sıkıştırdılar. Doğan bey de on lirayı toka etti.

Köfteler midelere indirilip şarap kupaları kafaya dikildikçe ortam da değişti. Önce masalar arası kadeh kaldırılıp ''Şerefe'' yapıldı. Sonra da diğer masalardakiler ufaktan bizim masaya doğru hareketlendiler. Bir süre sonra bizimkilerle müdavimler beraber şarkı söyleyip kadeh tokuşturmaya başlayınca ''Eyvah'' dedim. ''Gece de buradayız.''

Öyle de oldu. Geceye doğru dağıldık. Ertesi yönetim kurulunda gündem Üç Köfte'ydi. Toplantıdan sonra yemeğe gidildi. Bu sefer Çelik Palas'a değil, Üç Köfte'ye.

Doğan Ersöz; ruhun şad olsun. Seni tanığım için bahtiyarım.