Üniversite tercih döneminde, toplumumuzda yaygınlaşan ve endişe yaratan eğitim hayatıyla ilgili karamsar söylemlere karşın Bursa Uludağ Üniversitesi Rektörü Ferudun Yılmaz; “Eğitim her zaman işe yarar ve üniversite muhakkak okunmalıdır. Kampüs, öğrenmeyi öğrenme ve geleceği tasarlama yeridir!” dedi.
Öğrencilik hayatının en kritik eşiği olduğunu düşündüğüm üniversite tercih dönemi devam ederken, yeni nesildeki umutsuzluk hâli dikkat çekiyor.
Özellikle ‘Okusak bile işsiz kalacağız’ söylemiyle kendilerini eğitim hayatından uzaklaştıran gençlerin sayısı artış gösteriyor.
Hâlbuki ‘kampüs kültürü’nün gelecek inşasında yadsınamayacak bir yeri var ve bunun uzmanlar tarafından hem öğrencilere hem de ailelere doğru aktarılması gerekiyor.
Ekonominin oluşturduğu kaygı nedeniyle şehir dışındaki okullara çocuklarını göndermek istemeyen anne-babaları anlamakla birlikte; eğitimden tamamen ümidi kesme eğilimi göstermek ülkemizin yarınları için de endişe verici.
Bugüne kadar psikolog, rehber öğretmen, öğrenci koçu vb. uzmanlarla görüşmeler yaparak, konuyu ele aldık.
Bu defa Türkiye’nin dördüncü büyük kentinde, köklü geçmişiyle akademik çalışmalarını sürdüren Bursa Uludağ Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ferudun Yılmaz’a sorularımı yönelttim.
Teknoloji çağına adım attığımız süreçte, başarıya koşacak toplumlar; bilgiyi üreten ve kullanabilenler olacak.
Hâliyle Ferudun Hoca da altını çizerek şu ifadeyi vurguladı:
“Kesinlikle üniversite okunmalı!”
Stresli tercih döneminde doğru kararlar verilebilmesi adına röportajımızla yolunuzu aydınlatabilmeyi diliyorum…

BİLGİNİN KAYNAĞI
Tercih döneminde öğrenciler, üniversite okuma gerekliliğini sorguluyor. Gençlere, bir rektör olarak ne söylemek istersiniz?
Öncelikle ‘Okumak hiçbir işe yaramıyor’ ifadesini irdeleyelim. Bazı şeylerin gereksiz olduğu düşüncesine kapılırsak, durumu ilkokula kadar götürmemiz gerekir.
Altını çizmeliyim:
Eğitim her zaman işe yarar ve üniversite muhakkak okunmalıdır!
Hızlı değişen bir dünyadayız; Sanayi Devrimi’nden beri dönüşüm yaşanıyor. Teknoloji toplumsal hayatı radikal olarak etkiliyor. Bilginin kaynağını ise üniversiteler oluşturuyor.
Örneğin; ‘İş yapma ve yaşam tarzı değişiyor’ bilgisi nereden geliyor? Üniversitelerden!
Eğer bilgi birikimi olmazsa dönüşüm de olmaz.
*Üniversitelerin yalnızca meslek kazandıran birimler olduğu algısına da değinebilir misiniz?
Üniversite okuduğunuzda sadece meslek kazanmazsınız. Evet, meslek kazandırır ama aynı zamanda öğrenme süreçlerinin öğrenildiği yerdir. Yeniliklere açık olmanın, girişimciliğin, hızlı dönüşen hayata hızlı adapte olabilme ve öncülük edebilme kabiliyetinin öğretildiği ve öğrenildiği yerdir.
Öğrenci okula gitmese, evde sosyal medyada gezinirken kendi hayatının geleceğine nasıl yön verecek? Geleceğin tasarımı da üniversiteden geçer. Bence okumak bir zorunluluktur!

ÇAĞA UYGUN DURUŞ
Türkiye’de üniversite sayısı artıyor, bu konuda eleştiriler mevcut. Sizin yorumunuz nedir?
Dünyadaki üniversiteleşme oranı itibariyle Türkiye, Avrupa Birliği ve OECD ortalamalarına çok yaklaştı. Sayılar nedeniyle eleştiriler olsa bile artışın doğru olduğu kanaatindeyim. Okullarımız uluslararası ölçekte kalite yarışında öne çıkmaya başladı. ‘Araştırma Üniversitesi’ kavramı bunun için var.
*Bir önceki soruyu da düşünecek olursak, bence öğrencilerin asıl merak ettiği üniversitelerin geniş yelpazedeki öğrenme süreçlerine hazır olup, olmadığıdır!
Bu merak, çağa uygun bir duruştur.
Mevcut gidişata öncülük yapma gayretindeyiz. Dönüşümü, toplumun lehine olacak biçimde yönlendirmek gerekiyor.
‘ÖNCELİĞİMİZ UYGULAMA’
Kampüslerin işlerliği konusundaki kaygıların başında ‘teori ve pratik’ ayrımı bulunuyor. Bunu giderebilmek için akademisyenlerin özel sektör deneyimi kazanma zorunluluğu bir çözüm olur mu?
Öncelikle okul olarak teori ve pratiği bir araya getirebilmek için yaptıklarımıza değinmek istiyorum…
Bursa Uludağ Üniversitesi olarak uygulamayı çok önemsiyoruz. Sanayi kentindeyiz dolayısıyla mühendislik bölümleri başta olmak üzere -ziraat, sağlık, veterinerlik ve diğer fakültelerinde- yoğun biçimde uygulamaya dönük eğitim peşindeyiz.

YÖK’TEN YENİ MODEL
Ön lisansta güz dönemiyle birlikte 3+1 modeline geçiyoruz. Teorik eğitimden sonra son dönemde ders almaksızın öğrenciler iş yerlerinde çalışacak.
YÖK’ün -Yükseköğretim Kurulu- bir modeli bu ve biz pilot şehir seçildik. Buna İME -İşletmede Mesleki Eğitim- deniyor. Staj gibi kısa süreli olmadığı için de daha kapsamlı ve kalıcı. Protokolleri büyük ölçüde tamamladık, Bursa Sanayi ve Ticaret Odası ile birlikte hareket ederek firmalarla temaslar kuruldu, İŞKUR desteği de mevcut. 4 yıllık fakülteler için de uygulamayı 7+1 olarak düşünüyoruz. İyi örneklerimiz var, henüz uygulamasak da niyetindeyiz.
***
PROJELERE TEŞVİK
Peki, akademisyenleri özel sektör deneyimi için zorlayabilir miyiz?
Zorlamadan değil; teşvik ve yönlendirmeden yanayız. Projelere teşvikler bunun için var. Teorinin pratikle buluştuğu projelerde atılım sergiliyoruz. Örneğin HORIZON projesi.
-Bursa Uludağ Üniversitesi, Avrupa Birliği Ufuk Avrupa (Horizon Europe) programı çerçevesinde, 5 milyon avro bütçeli ve AI-CIRCLE isimli dev projeyi koordine etmeye hak kazandı.-
Dolayısıyla hocalarımız sahada. Mühendislik projeleri zaten ağırlıklı olarak firma bazlı. Harika bir ‘Proje Ofisi’ kurduk. Ulusal ve uluslararası fonların peşinden koşuyoruz. Buna odaklanmış durumdayız.
Geçen sene itibariyle TÜBİTAK 1001 projelerinde tabiri caizse spektaküler artış yakaladık. Projeler tam da bu soruya yanıt olan pratiklerdir. ‘Hocalar uygulamadan uzak duruyor’ yaygın bir söylemdir, yakında bu ifadenin terk edileceğine inanıyorum.

KAMPÜS KÜLTÜRÜ
Gündemde olan bir diğer başlık, eğitim süresinin kısaltılması. Yapay zekânın sistemleri ele geçirmeye başladığı çağımızda bilginin güncellenme süresi de kısaldı. O halde lisans için dört sene çok uzun değil mi?
Türkiye’de ve dünyada tartışılan bir konu bu. Teknoloji hayatımızı domine edecek. YÖK Başkanı bir süre önce 4 yıllık programların 3 yıla indirilebileceğini beyan etti. Değerlendirmeler devam ediyor. Avrupa’da 3+2 modelleri mevcut. Tabii tıp fakülteleri bu tartışmanın dışında kalıyor; zaten beşinci ve altıncı yılda fiilen çalışıyorlar.

MİKRO YETERLİLİK DEVRİ
Yeni ve çok önemli bir gelişme var. Mikro yeterlilikler devreye sokuldu. Biz de okul olarak ilgili süreci kendimize uyarlamak için çalışıyoruz. Mikro yeterlilikler öğrencilerin belirli dersleri geçerek mezun olmasının yanı sıra buna sosyal, kültürel, sportif faaliyetleri de eklemesi anlamına geliyor. Ve oran yüzde 10 olarak belirlendi. Önemli bir kapı açıldı, bu uygulamadan umutluyuz. Hatta ‘Neden üniversite okumalıyız?’ sorusuna da bir yanıt niteliğinde!
Kampüslü olmak bir kültürdür. Kampüsler, güçlü sosyal faaliyetleriyle fark yaratır. Lise ve üniversite eğitimi arasındaki en büyük fark budur!
***
ÖĞRENCİ KULÜPLERİ
Öğrenci kulüpleri de bu kültürün bir parçası, ben çok önemsiyorum. Teşkilatlanmayı, faaliyetleri organize etmeyi, finansman kaynağı bulmayı kulüpler aracılığıyla öğrenen öğrenciler, iş hayatında bir adım öne geçiyor. Bu alanda rektörlük olarak kapımız her daim açık!

REKLAMIN ÖTESİNDE…
Son yıllarda yeni açılan bölümler arasında; ‘İşletme ve Yapay Zekâ’, ‘Mühendislik ve Yapay Zekâ’ gibi alanlar var. Bu bir reklam mı? Reklam değilse yeterliliği nasıl ölçeceğiz?
Reklamın ötesine geçeceğiz, içiniz rahat olsun! Zaten biz üniversite olarak lisansüstünde yapay zekâ temelli mühendislik kurguladık. Yapay zekâ yüksek lisans programımız mevcut; topluluğumuz da var. Mühendislik fakültesinin bunun dışında kalabilme ihtimali zaten yok. Tıp da buna adapte oluyor. Hatta adaptasyon ifadesi eksik kalıyor, sürükleyici olma iddiasındayız!
Hoca ekibimiz dinamik olduğu sürece yapay zekâya ilişkin yetkinlikleri edinmiş durumda. Seçmeli dersler açılıyor. Mesela tarih bölümünde bir hocamız seçmeli ders olarak, arşiv metinlerinin okunmasını yapay zekâ ile yapıyor ve çok ilgi gören bir ders. Tarih bölümünde dahi ‘Yapay Zekâ ve Arşiv Metinleri’ diye ders verebilme kabiliyetindeyiz; bununla da övünüyoruz.
‘NİTELİĞE ODAKLANDIK’
Bursa Uludağ Üniversitesi kampüsü sizce yeterli büyüklüğe ulaştı mı? Yeni projeler neler?
Üniversiteyi çok fazla genişletme derdinde değiliz. Nicelik olarak yeterince genişledik nitelik olarak yukarı sıçramak istiyoruz. Büyük Veri Ofisi kurduk. Program yazıldı, birer saat arayla güncelleniyor ve şu anda toplam yayını; hoca başına yayın, fakülte bazında ve bölüm bazında yayını izleyebiliyoruz. Her bir bölümü rakip bölümlerle -rakip kavramını kullanacağım çünkü bu Türkiye’de okullara iyi geldi- kıyaslayabiliyoruz. Mesela bizim mühendislik fakültesi ile Ankara’da bir okulun mühendislik fakültesini karşılaştırabiliyoruz. Son durumu da paylaşayım: iki buçuk yılda büyük bir artış sağladık. 2026’nın ilk 6 ayındaki toplam yayın sayısı, 2025’in toplam yayın sayısını neredeyse yakaladı. Geri kalan 5 ayda da bu ivmeyle gidersek artış dinamizmini kalıcı hâle getireceğiz.

HEDEFE YAKINIZ!
Göreve geldiğinizde hedefleriniz vardı. Şu anda çalışmaların muhasebesini yapınca durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bina stoku olarak bizden önce büyük adımlar atılmış. Binalar peyderpey tamamlanıyor. Ben niteliğe odaklandım ve ‘Araştırma Üniversitesi’ olma işine sarıldım. Ligin dışına düşme korkusunu aşmalıyız. İstanbul ve Ankara’daki okullarla rekabet ediyor olmalıyız. Bu çerçevede bakınca en zor kısım zihniyet değişimi ve akademisyenleri zorlama kısmı. Çünkü Bursa büyük bir kent, hiç kimse daha fazla çalışıp İstanbul ya da Ankara’ya geçmeyi düşünmez. Bu noktada teşvik edici olmak gerekiyor. Konfor alanının aşılması şart! Proje Ofisi ile hocalarımızı motive etmeyi başardığımızı görüyorum, bu beni mutlu ediyor. Hedefime yakın bir noktadayım diye düşünüyorum.
Ve önümüzdeki dönemde de Bursa Uludağ Üniversitesi’nin başarılarını duymaya devam edeceğinize inanıyorum.
Öğrencilere son bir mesajım var:
Gelecek için umutlu olun, okumaktan vazgeçmeyin.
Başarılar dilerim…