İnsan ömrünün uzamasıyla birlikte tüm dengeler değişmeye başladı.
Stratejik olarak büyük öneme sahip olan doğum oranlarıyla ilgili çok sayıda veri paylaşılıyor ve yaşlanan nüfusa dikkat çekiliyor.
Bu ifadeleri okurken haklı olarak savunma mekanizması geliştirdiğinizi tahmin edebiliyorum.
Zihninizde, ekonomik güçlüklerden başlıyor; dünyanın her geçen gün daha da kötüye gittiğine değiniyorsunuz.
Hatta eğitimin bozukluğu, can güvenliğinin kalmayışı, insanların vicdansızlığı, sağlık alanındaki bazı şaibeler diye de devam ediyorsunuz.
Kesinlikle doğru!
Ama bu haklılık ile makro düzeydeki endişeleri birbirinden ayırt etmemiz gerekiyor.
Evet, artık gençler okul hayatına geç veda ediyor; iş bulmak, çalışıp para biriktirmek ve evlenmek ilerleyen yaşlara öteleniyor.
Bunu değiştirebilmek için kamu spotuna benzer söylemler geliştirenler de var. Bazı dernekler, STK’lar gençlerin evlenebilmesi için kolları sıvamış durumda.
Her ne olursa olsun toplumsal güvensizlik olduğunu kabul etmeliyiz.
Buna bağlı olarak da bireyselleşme ön planda.
Bu yalnızca Türkiye’de değil, dünyada bir akım.
Peki, veriler ne diyor?
***
Küresel doğum oranları incelendiğinde 2025 yılında toplam 132 milyon bebek dünyaya gelmiş. Dünya haritasına bakıldığında, yeni doğanların bölgesel dağılımının gelecekteki siyasi ve ekonomik düzene dair ipucu barındırdığını belirten uzmanlar; batı ülkelerinde demografik ağırlığın giderek azaldığını, gelişmekte olan ülkelerin ise büyümenin merkezi olduğunu vurguluyor.
Biz, bir zamanlar ‘gelişmekte olan ülkeler’ kategorisindeydik.
Tabii bu kavramla ilgili de eleştirilerim ve kaygılarım mevcut.
Bu başka bir yazının konusu olsa da şunu merak ediyorum:
Şu anda Türkiye tam olarak hangi kategoride?
***
İstatistiklere göre 2025’te Türkiye'de 895 bin bebek doğmuş!
Ülkenin 1,42 olan doğurganlık hızı, Avrupa Birliği ortalamasının üzerinde seyretmesine rağmen, Türkiye küresel doğum sıralamasında 148'inci basamakta yer alıyor.
Neden kendimizi sadece Avrupa ile kıyaslıyoruz, bu da ayrı bir dert.
Amerika bizi geçmiş, neden bu kıyaslamayı da yapmıyoruz?
Gzt.com’a göre:
Avrupa kıtası, doğan 132 milyon bebeğin yirmide birine bile ev sahipliği yapamıyor. Almanya, İngiltere, Fransa ve İtalya gibi kıtanın en büyük dört ekonomisinin toplam doğum sayısı, tek başına Etiyopya'nın gerisinde kalıyor.
Benzer şekilde ABD, Kanada ve Meksika'dan oluşan Kuzey Amerika'nın küresel doğumlardaki payı yüzde altının altına inmiş durumda.
Sadece 6 milyon bebeğin doğduğu Avrupa'yı, 7 milyon doğumla tek başına Pakistan geride bırakıyor.
***
Demografik veriler, Asya ve Afrika'nın dünya nüfusundaki baskın rolünü net bir şekilde ortaya koyuyor.
Hindistan, sahip olduğu doğum oranlarıyla tüm Avrupa kıtasının toplamından dört kat daha fazla bebek dünyaya getirerek öne çıkıyor.
Afrika kıtasında ise Nijerya, tek başına Amerika Birleşik Devletleri'ni ikiye katlayan doğum sayılarına ulaşmış.
Dünyanın en geniş topraklara sahip ülkesi Rusya'da dünyaya gelen 1,2 milyon bebek, savaş koşullarıyla mücadele eden Afganistan veya Yemen'deki sayılardan daha düşük.
Öte yandan, Güney Kore'de kadın başına düşen çocuk sayısının 0,72'ye inmesi, dünya genelinde kırılan en düşük doğurganlık rekoru olarak kayıtlara geçti.
Bugün doğan milyonlarca bebeğin 50 yıl sonrasının dünyasını biçimlendireceği ifade ediliyor; o halde tehlike çanları çalıyor!
***
Konuyla ilişkili değişik bir tespit daha sunacağım.
40 yaş üstü kadınlar tarihte ilk kez gençlerden daha fazla bebek doğuruyor!
Bu defa araştırma ABD’den geliyor: “Son 10 yılda 40-49 yaş arası kadınlarda doğum oranı yaklaşık yüzde 24 artarken, genç kadınlardaki doğum oranları tarihin en düşük seviyesine geriledi.”
Sebepleri bildiğiniz üzere; mali güvence sağlama, kariyer planlaması, doğru partneri bulma ve tıptaki gelişmeler diye sıralanıyor.
Yani anne olmak için ‘doğru yaş’ söylemi sona eriyor.
O halde geleceği 40 yaş üstü anneler şekillendiriyor.
Uzman açıklamalarının aksine nicelik yerine niteliğe odaklanılması gerektiğine inanıyorum ve sözü size bırakıyorum…