Bazı şeylerin gösteriş niyetiyle yapılma ihtimali yüksek.
Özellikle karşınızdaki kişiyi tanıyor ve sunmuş olduğunun onu betimlemediğini biliyorsanız…
Türkiye’de okuma alışkanlığı gün geçtikçe zayıflıyor.
İnsanlar saniyeler içinde video kaydırmayı ve fotoğraflara bakmayı tercih ediyor.
Buna rağmen evlerinde dev kütüphaneler olmasını isteyenler var.
Amaçları kimi zaman entelektüel olduklarını göstermek kimi zaman da onları alıp depolayacak kadar maddi gücünün olduğunu ispatlamak.
Eğer siz de bu yaygın görüşe katılıyorsanız; ‘Anti Kütüphane’yi duymamışsınız demektir.
Hatırı sayılır bir kütüphane kuran herkes hayatında bir kez bile olsa o soruyu duymuştur:
“Gerçekten bu kitapların hepsini okudun mu?”
Merak bununla da sınırlı kalmaz:
“Neden okuduklarını vermiyor ya da atmıyorsun, biriktirmek yük olmuyor mu?”
Yazar Umberto Eco bu sorulara ne yanıt vermiş, birlikte bakalım…
***
‘Plotkalem’ sayfasında tam da bu konu ele alınmış:
“Binlerce kitaptan oluşan kişisel kütüphanesiyle tanınan Umberto Eco, bir insanın entelektüel değerinin yalnızca okuduğu kitaplarla ölçülemeyeceğini düşünüyor. O’na göre asıl önemli olan henüz okumadığımız kitapların varlığı!”
Bu düşünce daha sonra anti kütüphane kavramıyla anılmaya başlıyor.
Anti kütüphane; en basit tanımıyla kişinin sahip olduğu fakat henüz okumadığı kitaplardır. İlk bakışta bu durum gereksiz birikim ya da tamamlanmamış görev algısı yaratabilir. Ancak Eco için bu kitaplar cehaletin değil merakın simgesidir. Çünkü her kitap bilginin sonu olmadığını, keşfedilecek yeni düşünceler ve öğrenilecek yeni konular bulunduğunu hatırlatmaktadır!
Eğitim sisteminden başlayan ve her yaşa, kesime zerk edilen yanlış öğretiler nedeniyle, merak duygusu yüksek olan araştırmacı kimlikler yaptıklarıyla yanlış değerlendiriliyor.
Günümüzde çoğu zaman okunulan kitap sayısıyla övünmeye, her kitabı hızla tüketmeye veya uzun okuma listelerini tamamlamaya odaklanılıyor.
Sahi, bir eseri bir haftada bitirince madalya mı veriliyor?
Okullarda ‘Hızlı Okuma’ dersleri olurdu.
Ders süresinde en çok sayfa bitirene öğretmen tarafından ek puan verilir ve sınıf tarafından alkışlanırdı.
O alkışları toplayanlar bugün filozof mu oldu?
Hâlbuki yavaş bile olsa özümseyerek, irdeleyerek ilerleyenlere de şans tanınmalıydı.
***
Anti kütüphanede amaç kitapları bitirmek değil; insanların bilgisinin sınırlı olduğunu kabul etmesi ve öğrenmeye açık kalmasıdır.
Kapağının açılmasını bekleyen her eser büyük bir potansiyeldir.
Her gün raflara baktığınızda heyecan duymanızın kaynağıdır.
Belki de bir kitaplık insanın geçmişte neler okuduğunun değil, gelecekte neler öğrenebileceğinin göstergesidir.
Raflarda duran ve açılmamış her kitap, bilginin sonsuzluğunu sessizce hatırlatan davettir.
Ve alışverişe çıktığınızda kendinizi kitapçılarda buluyor ve hâlâ daha alma güdüsüyle sarmalanıyorsanız bundan pişmanlık duymamalısınız.
***
Plotkalem’in gönderine yapılan yorumlara da göz gezdirdim.
Biri durumu şöyle özetlemiş, paylaşmak istedim:
“İnsanların ne dediği umurumda değil!
Kendimce güzel bir kitaplık oluşturdum ve içinde okunmayı bekleyenler var.
Bazen bana: ‘Okuduklarını tutarak şov mu yapmaya çalışıyorsun?’ diyorlar.
Bende ‘Evet!’ yanıtını veriyorum. Bu kadar kısa ve net. Köpek gibi çalışıp, kendi emeğimle aldığım kitapları kimseye vermek, dağıtmak zorunda değilim.
Beynimi, bilgimi sergilemeyi seviyorum, zevk alıyorum.
Dünyaya bir kere geldim istediğim gibi kitaplığımı dolduracağım.”
Bu kadar basit!
Bazıları kendi mutsuzluklarından başkalarını mutlu eden alanları imha etme çabasında.
İyi niyetli olduklarını düşünelim:
Bir başkasının da faydalanması amacıyla kitapları vermenizi isteyenler de olabilir.
Ancak gerçek kitapseverlerin ortak noktası şudur ki; birine bir kitap verilecekse yenisi alınıp, verilir.
Kütüphane bozulmaz; oluşan boşluk doldurulamaz!
Ödünç verip de geri alamadığınız kitapların acısını unutmayın.
***
Umberto Eco’nun Anti Kütüphane’sinin malum soruya yanıt bulamayanlara yardımcı olabilmesi umuduyla…
İyi bir hafta sonu diliyorum!