Artan kanser vakaları ve erken tanı farkındalık çalışmaları için Onkolog Yavuz Dizdar, “İnsanları durduk yere mamografi gibi kanser taramalarına yönlendirmek; sistemin vatandaşında hastalık aradığını gösterir. Zaten tıp dünyası sırtını patolojiye yasladı. Hastayı görmeden, hâlini bilmeden tanı koyuyorlar. Ama çoğu hasta, hasta değil!” dedi.
Çağın vebası olarak nitelendirilen kanser, dört bir yanımızı sarmış durumda.
Kiminle konuşsak aldığı tanıdan ve tedaviden bahsediyor ya da kayıplarını aktarıyor.
‘Erken Tanı Hayat Kurtarır’ sloganıyla ölümlerin önüne geçilmeye çalışılıyor, ya da biz öyle sanıyoruz!
Geldiğimiz noktada herkesin kronik bir hastalığa da sahip olduğuna şahidiz.
Bu durum normal mi?
Sorgulamalarıyla özellikle sosyal medyada sıkça karşımıza çıkan bazı uzmanlar var:
Gereksiz yere yapılan tetkiklerin, uyuyan devi uyandırdığını vurguluyor ve biyopsi ile başlayan sürecin kemoterapi ile devam ettiğini belirterek, insanların sağlam girdikleri hastaneden tükenerek çıktıklarını dile getiriyor.
Onlardan biri Onkolog-Doç. Dr. Yavuz Dizdar.
İstanbul Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü’nde kanser biyolojisi ve immünolojisi doktora unvanını aldıktan sonra aynı enstitüde radyasyon onkolojisi uzmanı olarak çalışmaya devam eden Doç. Dr. Dizdar, çarpıcı açıklamalarıyla dikkat çekiyor.
İstanbul’da görüşme fırsatı bulduğum Yavuz Hoca’ya son dönemde tabiri caizse patlama yaşanan kanser vakalarının perde arkasını; tükettiğimiz gıdaların sağlığımıza etkisini ve daha pek çok merak edileni sordum.
Röportaj sırasında şunu fark ettim ki biz daha kanserin ne olduğunu bile bilmiyoruz!
Eminim ki yanıtlar bazı okuyucuları kızdıracak, bazılarını ise araştırmaya sevk edecek.
Soru-cevap kısmıyla sizleri baş başa bırakıyor, yorumlarınızı bekliyorum…

KANSER-TÜMÖR AYRIMI
Okuyucular tarafından basit bir soru olarak algılanabilir ama düşmanı daha yakından tanıyabilmek adına iletiyorum: Kanser nedir?
Kanserin ne olduğunu bilmiyoruz…
Tarihi metinlere baktığımızda kanser; iyileşmeyen yara olarak tanımlanıyor. İsmi çok eski; 2000-2500 yıllık bir tarihçesi var ve yengeç ile sembolize edilmiş. Özellikle araştırdım; eski insanlar, insan vücudunu horoskopa -yıldızların ve gezegenlerin konumunu gösteren özel bir yıldız haritası- benzetmiş. Buna göre göğüs kafesi yengeç burcu olarak kabul edilmiş.
Biri aşırı zayıflamış ve hâlsiz ise durumu, yengeç hastalığı olarak nitelendirilmiş.
‘Cancer’ iyileşmeyen ülser anlamına geliyor.
Buna karşılık çağlar içinde hastalıklar da insanlar gibi değişiyor. Anlatamadığımız şey bu.
Değişim son 15-20 yılda çok hızlandı.
Medeniyetler yıkıldı, farklı ülkeler kuruldu…
Peki o zaman hastalıklar değişmeyecek mi?
Bir hastalık, insanda çevrenin eseri olarak oluşur. Kanser zayıflatan, mahveden durum olmakla birlikte tümör olarak tezahür ediyor.
Ama kanser ve tümör aynı şey değildir. Genellikle konulan tanı tümördür!

TIP, PATOLOJİYE TESLİM
Yapılan tetkiklerle bu ayrım yapılamıyor mu?
Tıp dünyası sırtını patolojiye yasladı. -Patoloji, vücuttan alınan hücre, doku veya sıvı örneklerini inceleyerek hastalıkların kesin tanısını koyan ve tedavisine yön veren bir tıp bilim dalıdır.-
Patolog cam altında alınan örneğe bakıyor; hastayı görmüyor, hâlini bilmiyor. Önüne gelen parçayı, ince kesitlerle inceleyip, bundan 100-150 yıl öncesinin betimlemelerine dayanarak bugünkü kanser tanısını veriyor.
Mikroskopta gördüğünüzle hastanın hâli eşleşmiyorsa yaptığınız düzenlemeyi değiştirmeniz lazım. Burası çok önemli!
Siz eğer altın standart olarak patolojiyi kabul ediyorsanız onların da hasta görmesi gerekir.
Peki, neredeler?
Laboratuvarlarda oturuyorlar.
Verdikleri tanılarda, eski kitaplara göre bir hata yok ama verdikleri tanı hasta ile uyuşmuyor.
YÖNLENDİRME SAPLANTISI
Açıklamalarınızda hatalar silsilesinden bahsediyorsunuz. Ayrıntılı aktarır mısınız?
Eğer bir kişi kanser tanısı almışsa; bir deri bir kemik kalmıştır, iştahı ve hâli yoktur.
Ama geldiğimiz noktada bir kadının memesinde tümör saptanır saptanmaz hemen memenin alınması ve kemoterapiye başlanması gerekliliği algısı oluştu. Bu bir yönlendirme saplantısı. Çoğu hasta aslında hasta değil!
Size örnekler aktarayım…
*Bazıları memede biyopsinin sorun yarattığını dile getiriyor. Biyopsi memede tahribat oluşturuyor. Bir hasta demişti ki: “Ben de bir şey yoktu. Torunumla oyun oynarken ayağı bana çarptı ve o bölge şişmeye başladı.”
O halde belirli bir müdahale sonucu uyuyan dev uyandırılmış. Biz hastalığın yeni formunu bilmiyoruz. Çünkü 100 yıl önceki anlatılardan farklı bir seyir söz konusu.

BİR YOĞURT MESELESİ
Siz bu farkındalığa nasıl ve ne zaman eriştiniz?
Her şey merakla başlar. Bir konuda haklı olduğunuzu düşündüğünüz zaman bilinçli gözlem yapmanız gerekir. Eğer bilinçli gözlem yapmazsanız söylemler havada kalır. Ben, hiçbir şey bilmediğimi 2010 yılında anladım. Şans eseri, bir doktor ya da uzman tarafından yazılmamış bir yazıyı okudum. ‘YOĞURT BOZULMUYOR!’ başlıklı metinde geçenleri test ettim ve gerçekten de market yoğurtlarının bozulmadığını gördüm. Hiç bozulmayan bir şey mümkün mü?
Bu tüketildiğinde vücuda kaynak da vermiyordur, yani faydasız bir tüketim. Çünkü kaynak sadece kalori ya da yapı taşı değildir. İşlevsel potansiyeli yemektir, ekşime kapasitesidir. Tarım ilacı kirliliği de felaket boyutta. Başta beyaz et ve yumurta olmak üzere endüstrinin biyolojiyle, etikle bir bağlantısı yok! Kırk günlük piliç dedikleri aslında civcivdir. Ama 2 buçuk kiloya gelmiş. Paketli sandviçlerin bir yıl ömrünün olmasına hayretle bakıyorum.
Nasıl yaptıklarını anlamam zaman aldı ve fark ettim ki hiçbir şey bilmiyoruz.
*Peki, yoğurt yememeli miyiz?
Yoğurdu evde yapın! Market yoğurdu zehirlemez ama koruyucu hiçbir özelliği yok.
Siz sosyal medya düzeyindeki mesajı görüyorsunuz. Daha detayını anlatmaya çalışsam kimse merak etmiyor, meslektaşlarım da rahatsız oluyor…
‘KLİNİK SONUÇLARA BAKARIM’
Sizin de kanser tanısı koyduğunuz hastalar vardır, bu ayrımı nasıl yapıyorsunuz?
Var tabii olmaz mı?
İştahı bozuk, hâlsiz ve kilo kaybı olacak… Bunların klinik olması lazım, diğerleri bulgudur.
Mesela, bana hasta yönlendiriliyor.
Raporunda diyor ki: Kanser karaciğere metastaz yapmış.
Asistanı dinliyorum; hasta ölmek üzere. Ama adama bakıyorum; bir şikâyeti yok, gayet iyi görünüyor. Bu kişiler tedavi olmadan çok daha iyi yaşıyor. Tedavi etmeye kalkıldığı an işler terse dönüyor.
Kadının memesinde tümör tespit ediliyor; tüm tedaviler devreye konuyor. İyi de hani erken tanı hayat kurtarıyordu. Tüm tedavilerin kapısı açılıyorsa ne anladık bu işten?

ENDÜSTRİYE DÖNÜŞTÜ
Belli bir yaştan sonra düzenli kanser taraması için bilinçlendirme çalışmaları var. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
35 yaş sonrası ‘erken tanı’ amacıyla Aile Sağlığı Merkezleri’nden tarama çağrısı yapılıyor. Demek ki bir beklenti var. Durduk yere mamografiye yönlendirmek; sistemin vatandaşında hastalık aradığını gösterir. Bir kanser hastasının tedavi maliyeti 1-1,5 milyon civarındadır. Yan etkilerle mücadele ve yan işlemler hariç. Endüstri haline gelmiş durumda. 20 yıl önce böyle değildi. Meslektaşlarımın bir kısmı buna kapıldı. Özel hastanelerin de doktorlardan tetkik beklentisi var ne yazık ki. Hâlbuki eğitimde, sağlıkta pazarlık olmaz.
İŞLEM BAZLI KAZANÇ
*Özel üniversiteler bu endüstriyi tetikliyor mu?
Tıp fakültesinin yıllığı 3 milyona kadar çıkıyor. Bir yıl boyunca 3 milyonu kaç aile verebilir, kaç hak etmiş çocuğun ailesi verebilir?
Bu, ‘imkânı olanlar okuyacak’ demektir.
Tutarı ödeyen çocuk ne yapacak?
‘Ben bu parayı kazanacağım’ diyecek.
Devlete ya da özele gidin; ‘Sizin meme kontrolünüz geldi ya da endoskopi yapalım’ söylemleri var.
Dikkat edin, işlem üzerinden dönen bir para var.
*Mamografi gibi kanser taramaları zorunlu hâle getirilir mi?
Kanser bulaşıcı bir hastalık değil. Zorunlu hâle getirilemez ama şöyle yapılabilir; ‘Belirli bir yaşta tarama yaptırmadıysan ve ileride hastalık çıkarsa biz bunun ödemesini yapmıyoruz’ diyebilirler.

HORMON GİDERSE, PIRILTI GİDER
Erken tanı sonrası uygulanan prosedür, ileri evrede tespit edilen kanser vakalarına uygulananla farklı mı?
‘Erken tanı hayat kurtarır’ sloganı kulağa hoş geliyor ama yine aynı süreç izleniyor. Kırılacak topuğu önceden onarıp, ayağın burkulmasını engellemek mantığını taşıyor ama bu mantık biyolojiye uymuyor.
ERKEN TANIDAKİ ISRARIN SEBEBİ TAMAMEN EKONOMİDİR!
Daha fazla masraf yapılmasının önlenmesi içindir.
Süreç nasıl oluyor; illaki kemoterapi yapılıyor. Meme alınıyor, içine silikon konuyor. Hatta bu da yetmiyor; simetri bozuldu diye iki taraflı işlem yapılıyor. Silikonlu memeye ışın tedavisi uygulanıyor. Sıkıntı çıkıyor ve sonuçta herkes kendi payını sırasıyla almış oluyor.
*Kırk yaşındaki kadını menopoza sokuyorsunuz, ruhi sistemi bozuluyor. Ruhsal olarak çöküyor. Erkeği de kadını da hormon ayakta tutar. Hormon giderse, pırıltı gider. Rahmi de alıyorlar. Bunun istisnası yok.
‘Doktorlar gerçeği biliyor da yaptırıyorlar’ diye de düşünmeyin.
Onlar kendilerine de aynı şeyin yapılmasına müsaade ediyor.
KANSER BİR ALGIDIR
Bir iddia var; bazı kanser hastaları için ‘Kemoterapi görmese daha uzun yaşardı’ deniyor. Doğru mu?
Maalesef doğru.
Bazı hastalar tedaviyi kabul etmeyerek bana geliyor. Hiç de hastalıkları ölümcül değil. Kanser bir algıdır. Normalde ölümcül değil, biz oraya götürüyoruz. Bir parantez de açmak istiyorum; bir kişi gerçekten ağır hasta, ilaç veriliyor ama umut yok. O halde harcamanın kesilmesi lazım. Bu harcama durdurulmaz ise gelecekten yersiniz!
ORTODOKS TEDAVİ
*Sizin başınıza gelse ne yaparsınız?
Meslektaşlarım Ortodoks tedavi -ana akım öğreti- ne derse onu uyguluyorlar. ‘Bilim böyle söylüyor’ diyerek devam ediyorlar. Kendileri okumadığı sürece, başka görüşlere inanmayacaklar. Ben kendim için başka bir yol izlerim.

KARACİĞER NEREDE?
*Check up ve tahlil yaptırmadığınızı belirtmiştiniz. Kararınız baki mi?
Baki!
Bir kan tahlili yaptırınca ya kolesterol ya da insülin direnci yüksek çıksın da ilaç yazalım beklentisi oluyor.
Bir aile hekimi hayatında kaç hasta görmüş olabilir?
Nasıl hemen bu teşhisi koyabiliyor?
Geçen gün 5. sınıf öğrencisine karaciğerin yerini sordum.
Düşündü…
Kendiniz araştırmaz, öğrenmezseniz sonuç bu.
Ben kendi gözümle görmediğim hastaya bakmıyorum. Kâğıtları var, asistan anlatıyor, anlatıyor… Soruyorum: Hasta nasıl görünüyor? İyi. O zaman nasıl hasta olabilir?
Elimizdeki teknikler ilerlediği için her küçük noktayı saptar hâle geldik. Ama bunlar insanların yaşamasına engel mi?