Bugün sizlerle yalnızca sosyal medyadan değil, sosyal medyanın hayatımıza sessizce yerleştirdiği değişimlerden söz etmek istiyorum.
Bir anne olarak, bir kız evladının geleceği konusunda kaygı duyan bir kadın olarak ve bu toplumun içinde yaşayan bir birey olarak soruyorum: Sosyal medya bize ne yaptı?
Bir zamanlar hayatımızın yalnızca küçük bir bölümünü oluşturan sosyal medya, bugün neredeyse hayatımızın kendisi hâline geldi. Öyle ki sosyal medya kullanmayan insanların bile yadırgandığı bir döneme geldik. Görünür olmak, beğenilmek, takip edilmek ve konuşulmak, adeta yeni bir toplumsal ölçü hâline geldi.
Ben de bir dönem sosyal medyaya mesafeli duran insanlardan biriydim. Hatta bu mesafenin teknolojiden uzak kalmak, çağa ayak uyduramamak olduğunu düşündüğüm zamanlar oldu. Yazarlıkla birlikte dijital dünyanın içine daha fazla girdikçe, sosyal medyanın sunduğu imkânları da görmeye başladım.
Elbette sosyal medya doğru kullanıldığında büyük bir imkândır. Bilgiye ulaşmak, insanlarla iletişim kurmak, üretmek, kendini ifade etmek ve toplumsal farkındalık oluşturmak için önemli bir araçtır. Fakat bir kuyunun başına eğilip içini merak ettiğinizde olduğu gibi, sosyal medyada da her gördüğümüz şeyin bizi nereye götüreceğini önceden bilemiyoruz.
Asıl mesele de burada başlıyor.
Bugün sosyal medyada “görülmek”, “beğenilmek” ve “onaylanmak” için giderek daha fazla çaba harcayan gençler görüyoruz. Peki çocuklarımız neden bu kadar görünür olmak istiyor?
Belki de cevabı yalnızca sosyal medyada değil, evlerimizin içinde aramalıyız.
Hayat telaşı, ekonomik kaygılar, çalışma koşulları ve ailelerin kendi mücadeleleri derken çocuklarımızla geçirmemiz gereken zamanı zaman zaman onlara veremiyoruz. Bu, çoğu zaman bilinçli bir tercih değil; hayatın dayattığı zorunlu bir ihmal.
Fakat çocuk açısından bakıldığında sonuç değişmiyor. Çocuk kendisini yeterince görülmüş, dinlenmiş ve değerli hissetmediğinde bunu başka yerlerde arayabiliyor. İşte sosyal medya tam da bu noktada devreye giriyor.
Bir beğeni, bir yorum, yüzlerce takipçi ya da kısa sürede elde edilen büyük bir görünürlük, genç bir insanın kendisini değerli hissetmesinin kolay yolu hâline gelebiliyor.
Burada gençlerimizi suçlamak yerine kendimize şu soruyu sormalıyız:
Biz onlara gerçek hayatta yeterince “Seni görüyorum” diyebiliyor muyuz?
Çünkü çocuklarımızın sosyal medyadaki davranışlarına yalnızca ahlaki açıdan bakarsak, meselenin önemli bir bölümünü kaçırırız.
Bugün sosyal medyada karşılaştığımız bazı görüntüler ve yaşam biçimleri toplumun değerleriyle çatışabiliyor. Özellikle gençlerin bedenleri üzerinden görünürlük kazanmasının sıradanlaştırılması, çocuklarımızın neyi normal kabul edeceği konusunda ciddi soru işaretleri oluşturuyor.
Ancak ahlakı yalnızca kıyafet üzerinden değerlendirmek de doğru değil. Çocuklarımıza değerleri öğretmek; onlara sadece nasıl giyineceklerini anlatmak anlamına gelmez. Onlara mahremiyeti, saygıyı, sınır koymayı, dijital dünyada kendilerini korumayı ve kendi değerlerini başkalarının beğenisine bağlamamayı öğretmeliyiz.
Çünkü artık çocuklarımızı yalnızca sokaktan değil, ekranlardan da korumak zorundayız.
Burada sorumluluk yalnızca anne ve babaların omuzlarına bırakılamaz. Devletin de sosyal medya düzenlemeleri konusunda daha güçlü bir sorumluluk üstlenmesi ve son zaman da alınan önlemler çok doğru olsa da günümüzde yasağa olan eğilimi aşmak adına daha güçlü önlemler gerekiyor.
Çocukların erişebildiği içeriklerin denetlenmesi, yaş doğrulama sistemlerinin güçlendirilmesi, kişisel verilerin korunması ve çocukları zararlı içeriklerden koruyacak hızlı müdahale mekanizmalarının oluşturulması artık bir tercih değil, ihtiyaçtır.
Sosyal medya şirketleri de “Biz yalnızca platformuz” diyerek sorumluluktan uzaklaşmamalıdır. Algoritmalar çocukların karşısına hangi içeriklerin çıkacağını belirliyorsa, bu algoritmaların toplumsal sonuçları konusunda da sorumluluk alınmalıdır.
Elbette çözüm yalnızca yasaklarda değildir. Aileler çocuklarıyla daha fazla konuşmalı, okullar dijital okuryazarlığı güçlendirmeli, devlet gerekli düzenlemeleri yapmalı ve teknoloji şirketleri daha fazla sorumluluk üstlenmelidir.
Çünkü çocuklarımızın geleceğini algoritmalara bırakamayız.
Asıl sorumuz şu olmalı:
Sosyal medya çocuklarımızı mı yetiştiriyor, yoksa çocuklarımızı biz mi yetiştiriyoruz?
Günümüzde sosyal medyanın giyim tarzımıza bile etki ettiği nokta da birçok kızımızın sosyal medya aracılığı ile çıplaklığı açıklık olarak algılayarak kendini bu yönelimde ortada tutması da ortada halihazırda tanınan fenomenler sayesinde olduğunu savunuyorum.
Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın sadece internet ve sosyal medya erişimi konusunda koyduğu engel erişiminin bir tık daha arttırarak olumsuz olan “fenomen” adı altındaki kişilere ulaşımın da zorlaştırması gerektiğini düşünüyorum.
Bu erişim engeli ya da bu fenomen kişilerin her istediği içeriği üretememe yasağı getirilerek, ayrıca kıyafet, stilist ve modacıların çıplaklık algısı yaratacak üretimler yapmasını engellersek daha sağlıklı bireyler yetiştirebileceğimizi düşünüyorum.
Bu sorunun cevabı bizi rahatsız ediyorsa, artık yalnızca çocukları eleştirmek yerine sistemi değiştirmeye başlamanın zamanı gelmiştir.
Sosyal medyayı hayatımızdan tamamen çıkarmak mümkün değil. Fakat onu çocuklarımızın hayatını yöneten bir güç olmaktan çıkarıp, insanın yönettiği bir araca dönüştürmek hâlâ bizim elimizde.
Bunun yolu da bellidir: Aile, okul, devlet ve teknoloji şirketleri birlikte sorumluluk almalıdır.
Çünkü çocuklarımızın geleceğini algoritmalara bırakmak yerine, geleceği birlikte şekillendirmeliyiz.
“Yaşken doğru eğdiğimiz çocuklar bir gün gurur ve ahlak kaynağımız olacaklar.”