ATATÜRK'E GÖRE EMPERYALİZM

Sedat Şenermen 22 Şubat 2021 Pazartesi, 06:00

ATATÜRK'E GÖRE EMPERYALİZM VE  "YENİ SÖMÜRGECİLİK AÇISINDAN GIDA EMPERYALİZMİ"

1. Atatürk'e Göre Emperyalizm Nedir?

Dünyada küresel bağlamda kapitalist emperyalizmin İngiliz egemenliğinde birinci yükselişine "Müdafaa-i hukuk" hareketiyle Türk Milleti'nin Önderi olarak karşı çıkıp, onu ilk kez büyük bir yenilgiye uğratan Atatürk'ün şu söylemine günümüz şartlarında da örnek almak üzere dikkat edebiliriz:

"Efendiler, biz hakkımızı saklı bulundurmak, bağımsızlığımızı emin bulundurabilmek için heyeti umumiyemizce, heyeti milliyemizce, bizi mahvetmek isteyen EMPERYALİZ­ME KARŞI ve bizi yutmak isteyen KAPİTALİZME KARŞI heyeti milliyece mücahedeyi uygun gören bir mesleği takip eden insanlarız."[1]

Görüldüğü gibi Atatürk, kapitalizm ile emperyalizmi bir bütün olarak, birbirinin varlık nedeni olarak görmektedir.

Atatürk, yine emperyalizm konusunda şöyle diyor:

"En büyük düşman, düşmanların düşmanı, ne falan ne de filan milletler. Aksine bu, adeta her tarafı kaplamış ve saltanat halinde bütün dünyaya hâkim olan kapitalizm afeti ve onun çocuğu olan emperyalizmdir."[2]

Demek ki önce düşmanı tanımak ve sonra ona karşı savunma, onu etkisiz kılma tedbirlerini geliştirmek gerekiyor.

Atatürk, bu en büyük düşmana karşı ne yapılması gerektiği konusunda bizleri uyarmak üzere yol göstermektedir:

"Bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı savaşıyoruz."[3]

Aşağıdaki şu sözler de Atatürk'e aittir:

"Mazlum milletler, zalimleri bir gün mahv ve yok edecektir. 0 zaman dünya yüzünden zalim ve mazlum kelimeleri kal­kacak, insanlık kendisine yakışan bir toplumsal hâle mazhar olacaktır."[4]

Emperyalizm bir ahtapot gibidir. Muhatap insan ve toplumları her yönden kuşatmak, her şekilde sömürmek için çalışma amaç ve alanlarına göre değişik adlarla karşımıza çıkmaktadır. Hedef kitleyi psiko-ideolojik yapısından zihinsel tutsak kılmak için yöntemleri ve adı olduğu gibi; insanı biyolojik yapısından, midesinden, yani beslenme/gıda üzerinden tutsak kılmanın adı da "gıda emperyalizmi" olmaktadır.

Bu konuda büyük yalanlara karşı mücadele vermiş, Okyanus ötesinden pompalanan gıda üretimi ve beslenmeyle ilgili ezberleri bozan bir akademisyen, bilim insanı olarak Osman Nuri Koçtürk (Merhum) konuyu 1960'lı yıllardan itibaren ülkemiz insanlarını uyarmak üzere önemli çalışmalar yapmıştır. O yıllarda gıda yönünden kendi kendine yeten ender ülkelerden olan Türkiye'nin, yanlış tarım politikalarıyla ithal tarım pazarı haline getirileceğini ilk kaleme alan yazardır Saygıdeğer Koçtürk... Kimyasal yiyeceklerin insan sağlığını nasıl perişan ettiğini yazdığında kara listelere alınan bir beslenme uzmanıydı aynı zamanda... Onun kişiliğinde ülkesinde dışlanan, aç bırakılan, suikasta uğrayan vatansever bir Türk aydını ve bilimcisinin portresini açıkça görebiliyoruz.

2. Yeni Sömürgeciliğin Etkili Aracı Gıda Emperyalizmi

"Petrolü kontrol edersen ulusları kontrol edersin,

Yiyeceği kontrol edersen insanları kontrol edersin."[5]

Henry Kissinger

Ülkemizde "Beslenmemiz ve Diğer Meselelerimiz" bağlamında "Gıda Emperyalizmi" konusunda 1960'lı yıllardan itibaren konuyu ilk gündeme getiren ve toplumumuzu yazıları, konuşmaları ve bilimsel araştırmalarıyla bilgilendirmeye, aydınlatmaya çalışan öncü yurtsever insan Osman Nuri Koçtürk'ü konunun yurtsever öncüsü olarak saygıyla, minnetle anmak üzerimize bir borçtur. "Gıda Emperyalizmi" adlı kitabının bir bölümünde "Gıda Emperyalizmi ve Dayandığı İlkeler" konusunda gerçekten temel bilgilere de yer vermektedir.

İkinci Dünya Savaşı ve Yalta Konferansı'ndan sonraki dönemde, "Soğuk Savaş" veya "Ekonomik Savaş" diye literatüre geçen bu silahlı çatışmaya göre ülkelerin ve ulusların kaybı daha yıkıcı ve ölü sayısı öncekine göre genellikle daha fazladır. Böyle olmasına rağmen ölenler bile neden öldüklerinin farkına varmaksızın mutsuz bir yaşantıyı devam ettirmeye ve sonunda ölüme teslim olma­ya mecbur olurlar. Sömüreni hiç hırpalamayan ve çıkarlarını fazla riske ve zahmete girmeden sağlamaya yardımcı olan ekonomik savaş, bu konuda bilinçlenmedikleri için daima geri toplumların aleyhine ve sömürenin lehine olmaktadır. Gıda emperyalizmi de geri toplum insanının henüz anlayamadığı bir teoriye dayanmakta olup, bunu şöylece özetleyebiliriz diyor, Osman Nuri Koçtürk:

"Üretimin yapılabilmesi için bugünkü anlamı ile dört temel ola­nağa ihtiyaç vardır. Amerikalılar hepsi (M) harfi ile başladığı için onları (4M) formülü ile özetliyor ve şu şekilde sıralıyorlar:

( 1 ) İnsan (Man)

( 2 ) Para veya Sermaye (Money)

( 3 ) İlkel Madde (Material)

( 4 ) Makine (Machinary)

Bir toplumun üretim gücünü ve olanağını kontrol altına alıp, onu tamamen veya kısmen sömürge haline getirebilmek için bu dört üretim olanağından tümünü veya bir bölümünü kontrol altına almak ve bundan sonra da bilinçli ve hesaplı davranarak üretimi, sömüren toplumun çıkarına uygun bir şekle sokmak suretiyle geri toplumun gücünü ve kaynaklarını sömürmek mümkündür.

Esasen klasik sömürgecilikte aynı amaca ulaşmak için değişik yoldan gidilmekte ve kaynaklarına el atılarak insanlarını da hizmetlerinde çalıştırmak istedikleri toplumlara sömürgeciler, silah kuvveti ve yıldırma araçlarıyla girmekteydiler. Birçok haysiyet ve onuruna düşkün olan geri toplumlar, silahla gelen sömürgecilere zamanla tepki göstermişler ve bu ülkeler siyasi zaafa düştükleri zaman onlardan gerektiği şekilde intikam almayı bilmişlerdir. Milliyetçi akımların güç kazanıp örgütlenmeleri sonucu ortaya çıkan bu tür mücadeleler kanlı olmuş ve zamanla uygarlaşıp kan ve silahtan korkmaya başlayan eski sömürgecileri yıldırmıştır. Amaç ve sonuç aynı kalmakla beraber değişik araçlarla ve kan akıtılmadan sürdürülebilen bir ekonomik mücadele bundan dolayı sivilize ve ekonomik yönleri ile güçlü toplumlara daha elve­rişli gelmekte ama bu temelde yatan davranışın yasadışı niteliğini değiştirmemektedir. Bundan dolayı Neoemperyalistler, yukarıda açıklanan dört temel olanağı ele geçirmek suretiyle üretimi kont­rolleri altına almayı, geri kalmış toplumun kalelerini ele geçire­rek yönetimleri altına sokulmasına tercih ediyorlar. Çoğunluğu endüstrileşmiş olan sömürgeci toplumlar, üretim yapabilmek ve mamullerini pazar olarak kullanacakları geri toplumlara yüksek fiyatlarla satabilmek için geçen yüzyılın sonunda ve bu yüzyılın başında yaptıkları devrimlerle sermaye meselesini çözümlemişlerdir. Sömürgeci toplumların çoğunun parası, geçerli ve yatırım­lar için ayırabildikleri sermaye miktarı hayli yüksektir.

İnsan gücü ve insan gücünün daha ekonomik ve etkili biçimlerde kullanılmasını mümkün kılan makine, her yıl biraz daha mükemmelleşerek sömürgeci toplumların hizmetine girmiş bulunuyor. Bunların bazılarında eksik olan ilkel madde ise geri toplumlarda ve onların henüz el atılmamış ve el değmemiş zengin kaynaklarında bol bol vardır.

İkinci Dünya Savaşı'nın çetin koşulları içinde insan gücü olanağını belli bir oranda yitirmiş olan Batı Almanya, Belçika ve Avusturya gibi toplumlar kendi vatandaşlarına uygun görmedikleri ağır ve yıpratıcı işler için muhtaç oldukları insan gücünü, çok sıkışık yaşama şartları altında olan geri ve kalabalık ülkelerden insan gücü ithal etmek suretiyle sağlamaktadırlar.

Birleşik Amerika ve benzeri sömürgeci toplumlar ise bu insanları kendi topraklarından ayırmaksızın ama kendi çıkarlarına uygun bir şekilde çalıştırılmasını ve üretimin karşılığı olan parayı kendi toplumuna aktarmayı, daha ileri ve daha kârlı bir sömürgecilik yöntemi olarak gördüğünden işçi ithal etmemektedir. Geri toplumları bir iş yeri gibi kullanarak sermaye oyunları ile insanları ve kaynakları sömürmektedir. Üretimin mümkün olabilmesi için gerekli olan dört temel olanak arasında insan ve sermaye unsurları önemli bir yer almaktadır.

Çoğunluğu ilkel bir tarım ül­kesi olan ve kalkınabilmek için endüstrileşmeyi tek çare olarak gören geri ülkelerde, endüstriyi daha kurulurken yozlaştırmak ve sömürgeci toplumlar için dünya pazarlarında rakip olabilecek bir olanağa kavuşturmamak için sermaye imkânlarını hazırlayan top­lum olarak çeşitli oyunlar oynanmaktadır. Yüksek faizli krediler, karşılıksız para yardımları toplumun psikolojik durumuna göre biri diğerinin yerini almak suretiyle ve akılcı yöntemlerle kullanıl­makta ve sonuçta geri toplum, kesinlikle zarara sokulmaktadır. Tarım kesiminde verimliliği artıracak ve toprak ile insan cünün daha mükemmel bir şekilde kullanılmasını sağlayacak tarım alet­leri endüstrisi yerine geri ülkede bir margarin endüstrisi kurmak, lastik, plastik ve gazoz endüstrileri ile ilaç endüstrisini geliştire­cek ilkel maddelerini bu topluma satarak önemli miktarda parayı transfer etmek mümkündür. Montaj endüstrileri kurarak ve parça satmak suretiyle de geri toplumu hem bir pazar olarak kullanabilir hem de makine gücünü kontrol altına alabilirsiniz. Sömüren toplum, ilkel madde üretme imkânlarına sahip ise geri toplumda daima kendi ilkel maddesini işleyecek endüstriler kurmakta ve bu suretle onu üretim için her an kendisine muhtaç bir topluluk olarak elde bulundurmaktadır. Bu anlamda ülkenin benzer ilkel maddeleri üretme imkânları dolaylı olarak zarar görür.

Buna bir örnek olarak Türkiye'deki margarin endüstrisini gösterebiliriz. Amerika'dan ithal edilen soya ve pamuk yağları ile işleyen margarin endüstrisi ve bu kesimden çıkar sağlayan aracılar, Türkiye'de soya üretimini istememektedirler. Çünkü Amerika, kendi ülkesinde kullanamadığı ve Avrupa pazarlarında da satamadığı bir üretim fazlası yağı, Türk halkına satmak ve margarin olarak yedirmek için bu endüstriyi bir araç gibi kullanmaktadır.

Türkiye, soya fasulyesini kendi ürettiği gün bu imkân ortadan kalkacaktır. Ordu ilinde bir soya fabrikası kurulması ve soya üre­timinin teşvikinin arzu edilmesi dostlarımızı bundan dolayı çok kızdırmıştır. Margarinlerin satışını engelleyecek her türlü çaba ve yayın da bundan dolayı Türkiye'ye yardım için geldiklerini söy­leyen AID[6] misyonu ilgilileri ile onlara yakın çıkar gruplarını et­kilemektedir. Çünkü Türkiye'de margarin satışı, ne kadar yüksek olursa Amerika'nın çıkarları o kadar büyük olacaktır. Aynı şeyleri ilkel maddeleri yabandan gelen lastik, plastik, ilaç ve montaj endüstrileri için de söyleyebiliriz. Çünkü bu endüstri kolları, sömü­rülen ülkeyi bir pazar olarak kullanmak ve üretim fazlaları ile yarı mamul maddeleri bu ülkeye satmak için çalışmaktadırlar. Para ve ilkel madde ile mamul ve yarı mamul maddelerin satışı için çok ayrıntılı ve hayli karışık yöntemler kullanılmaktadır. Burada asıl üzerinde durulması gereken konu,; insan gücünü kont­rol altına almayı hedef tutan ve hayli etkili bir emperyalizm aracı haline gelen yiyecek maddelerinin kullanılış şeklinin açıklanma­sıdır.

Çok basit bir şekilde açıklanmak istendiğinde insan gücünün kaynağının yiyecek maddesi olduğunu söylemek müm­kündür. Makine, kömür ve petrol gibi yakıtlarla harekete geçirilir­ken insanda, yiyeceklerde bulunan potansiyel enerjinin insan vücudundaki mekanizma tarafından kullanılabilir hale getirilmekte ve bu enerji:

(a) Kol gücü

(b) Entelektüel güç olarak ortaya konmaktadır.

İnsan beslenmediği veya gereği gibi beslenemediği zaman kolu ve kafası ile çalışamaz hale gelir. Beslenmenin yetersiz oluşu bireylerle toplumları üretim olanağı yönünden de yetersiz bir duruma sokar.[7]

Saygıdeğer Osman Nuri Koçtürk'ün kitabının içerdiği değerli temel bilgiler hâlâ önemini korumaktadır. Bu çalışmada ele alınan konuları başlıklar halinde vermekle, eserden yararlanmak isteyenleri bilgilendirmiş olacağımı umuyorum.

- Türkiye'de yiyecek üretimi ve ters gelişmeler,

- Türkiye'de yiyecek tüketimi.

- Kalkınma ve halkın beslenmesi:

* Türkiye'nin yeri,

* Diğer oluşumlar,

* Kalkınmada başlangıç noktası,

* Kim kimi sömürüyor?

- Gıda emperyalizmi ve dayandığı ilkeler.

Osman Nuri Koçtürk'ün "Gıda Emperyalizmi" kitabı hakkında eski Kültür Bakanı Sayın Prof. Dr. Suat Çağlayan'ın değerlendirmesi şöyledir:

"'Gıda emperyalizmi sağlığımızla oynuyor!' diyordu 1960'larda. 'Çocuklarımıza süt yerine süt tozu, halkımıza zeytinyağı yerine margarin yedirmeye, özgün buğdayımızı Sonora ile yok etmeye çalışıyorlar' diye haykırıyordu. ABD tarafından 'nötralize edilecekler' listesine alınınca da başına gelmedik kalmadı benim 'tarhana' hocam Osman Nuri Koçtürk'ün!"

***

3. Peki, Bu Günlere NASIL GELDİK?

Bu konuyu da Saygıdeğer Bilim İnsanı Dr. Meltem Düzbastılar[8] Hanımefendi'nin kendi dilinden özgün ifadesiyle dinleyelim:

"Yoğun bir meslek yaşamı sonrası Urla'ya yerleştiğimiz 2004 yıllarının "Tarımın yok edildiği, hazır yiyeceklerin baş tacı edildiği dönem" olması nedeniyle emekliliğimi yaşayamadan girdiğim mücadelede "TOHUM" konusunda yaptığım çalışmalar beni konuya meraklı kişiler ve üreticilerle buluşturdu.

* TARİŞ'te içinde olduğum (100.000 çiftçiye tohum üretim ve dağıtımı) ve

* Urla'da başlattığım

- (Tohum Takas Etkinlikleri, Sağlık Sofrası,)

- Urla'nın Sağlıklı Beslenmede Marka Olması) projesi ile yürüttüğüm çalışmalardaki birikimimi sizlerle paylaşmayı bir yurtseverlik görevi olarak görüyorum " diyor Saygıdeğer Meltem Düzbastı Hanım ve sözlerini şöyle sürdürüyor:

(a) "Aile Çiftçiliği" ve "Köylülük"ün Hor Görülmesi

1960 sonrası dünya genelinde, çok uluslu şirketlerin tarım ve sanayiyi kendi amaçları doğrultusunda şekillendirmesinden küçük işletmeler zarar gördü. Türkiye'de de bu konuda hiçbir önlem alınmadığı gibi, kullanılan tüm teşviklerin de kaldırılmasıyla Türkiye genelinde aile işletmeciliği yok olma noktasına geldi. Bunun sonucu "Aile çiftçiliği" ve "Köylülük" hor görüldü. Tarımdan ümidini kesen tarımsal nüfus köylerini terk edip büyük şehirlere göç etti. Aile işletmelerinin yok olma riski "Dünyada açlık tehlikesini tetikleyeceği" paniğini yarattı.

Konunun -ciddiyeti- nedeniyle Birleşmiş Milletler'de tartışıldığı bu dönemde; Türkiye'de 2006 yılında çıkarılan "Tohumculuk Yasası" ile yerel tohumların satışı yasaklandı.

(b) Köylülerin Yerel Tohumların Yok Olmamasını İlke Edinmesi

Bu inanılmaz yasa ile üreticinin tarlasında yetiştirdiği yerel tohumların satışı yasaklandı. Bunun sonucu yerel tohumlarımız tarımsal üretimimizin dışında bırakılarak, üreticilere tek seçenek olarak "Yabancı şirketlerin kısır hibrit tohumları ile üretim yapmak" kaldı.

Ancak İzmir'in ilçesi Torbalı'ya bağlı Karaot köyünde[9] bir ilkokul öğretmeni ve eşi köydeki her kapıyı çaldı. Köylülere anlattı. Köylüler; düşündü taşındı "Satamazsak takas yaparız" dedi. Yerel tohumların yok olmamasını ilke edinen bu köylüler İzmir'in ilçesi Torbalı'ya bağlı Karaot Köyü'nde; Türkiye'de çiftçiler tarafından kurulan ilk dernek olma özelliğine sahip "Karaot Tohum Derneği"ni kurup, "Yerel tohumlar yaşasın, çoğalsın. Sağlığımız, çevremiz, köylümüz, tüketicimiz korunsun" diyerek, 29 Eylül 2009'da "yerel tohumunu getir değişelim" sloganı ile hazırlanılan ilk Tohum ve Takas Şenliği'ni yaptılar.

(c) Tohum Takas Şenlikleri İle "Yerel Tohumlarımıza Sahip Çıkma" Çalışmaları Yayılıyor

"Sağlıklı ve gerçek gıdanın başlangıcı ve özü tohumdur" ilkesi ile 2009 yılı sonunda Torbalı Karaot'ta başlayan, arkasından İzmir Seferihisar, Çanakkale Bayramiç ile Ege'de başlatılan daha sonra Türkiye geneline yayılan 'Tohum Takas Şenlikleri' ile yerel tohumlarımıza sahip çıkma konusunda büyük adımlar atıldı. Takas şenliklerinde;

* Üreticiler tohumları ücret ödemeden takas edip,

* Diğer bölge üreticileriyle konuşma ve fikir alışverişinde bulunma olanağı bulurken,

* Takas edilen tohumlarla da yerel ürünlerin üretimine destek vermiş oldular.

Geleneksel tohumculuğun endüstriyel tohumculuk ve patent yasasının baskısıyla yok olma sürecine girdiği bir dönemde,

* Üreticilerin geleneksel tohumlarını takas yoluyla değiştirmeleri için oluşturdukları Tohum Takas Şenlikleri "Hiç kimsenin" yerel tohumun önünü kesmeyeceğini gösterdi.

- 2006 yılında ülkemizde geleneksel üretimin yok edildiği Tohum Yasası'nın çıktığı bu süreçte;

* Birleşmiş Milletler, aile işletmeciliğinin yok olmasını önlemek ve teşvik etmek amacıyla 2014 yılını "Aile İşletmeciliği Yılı" olarak ilan etti.

- Aynı yıl; 30 Mart 2014 yerel seçimleriyle Türkiye'de uygulamaya konan Büyükşehir Yasası ile 16.000 köyün tüzel kişiliği yok edildi. Bir anda kentli oranımız yüzde 91.3'e yükseldi. (Urla'nın da mevcut 14 köyünün tamamı mahalle oldu.)

(d) Büyükşehir Yasası İle Köy ve Köylünün Kayıpları

* Köylü, kendi yaşam alanındaki tüm yönetim hakkını kaybetti.

* Köy alanından elde edilecek rantlar belediyelere aktarılırken, köylünün belediye hizmetlerine ulaşması zorlaştı ve pahalandı.

* Ücretsiz eriştiği altyapı hizmetleri için bedel ödemeye başladı.

* Tarım işletmelerine ruhsat almak zorunluğu,

* Emlak vergisinin yanı sıra belediye vergisi, harç ve katılım payı ödeme zorunluluğu getirildi.

* Bunun sonucu; orta ve küçük işletmeler üretim dışına itilerek üretimleri bitirildi.

* Türkiye'nin her bölgesinde sağlıklı beslenme anahtarı olarak gelecek nesiller için kurtarıcı olacağını düşündüğümüz "Küçük üreticilerimizin" geleneksel üretimleri hızla yok olmaya başladı.

* Yerleşim yerlerine yakın bölgelerde hayvancılık yapılması "Hıfzıssıhha Yasası" gereği yasaklandığından ilçe merkezi, belde ve köylerde ahır, ağıl ve kümesler ortadan kalkmaya başladı.

* Köylerin, meraların, sulak alanların, tarlaların, ormanların imara açılması basitleştiğinden; yabancıların toprak sahibi olmasını kolaylaştırması da dâhil, köyler her türlü ranta açıldı.

* Restoranlar, kafeler, oteller açıldıkça hayvancılık yapan işletmeler (kümes hayvanları ve arıcılık da dâhil devamlı şikâyet edilerek devamlı para cezası ödemek durumunda kaldı. (Urla'da göç başladığında birçok bölgeden farklı olarak gençler gitmiş, anne ve babalar kalıp tarıma devam etmişti. Son beş senedir miras yoluyla el değiştiren tarlalar son hızla villa oluyor.)

(e) Her Şeye Rağmen Umutsuzluk Asla Olamaz

Saygıdeğer Dr. Meltem Düzbastılar Hanım sözlerini şöyle tamamlıyor:

"Ege ilçelerinde oluşan tüketici toplulukları'; 'Ninelerimizin, dedelerimizin yıllarca odun ateşinde pişirdiği salçayı, pekmezi, meyve reçellerini unutmak istemiyoruz. Her bir köyümüzün kendi reçetesiyle hazırladığı tarhanamızı, turşumuzu, ekmeğimizi bereketli sofralarımız yanında size de ulaştırırız' diyen üreticilerle periyodik olarak buluşup geleneksel üretimi destekliyorlar...

Amma! Geri dönüş çok zorlu...

Birlik, beraberlik ve çok çalışmak gerekiyor.."

Türk kadınının elinin değdiği her işte verim ve bereket var.

Bu, Kurtuluş Savaşı'nda böyleydi, bugün de yeniden silahsız bir Kurtuluş Savaşı'nda da böyle olacak; yarın da hep böyle olacak. "Ana Vatan", Yüce Allah'ın insanı yaratmayı ana rahminde sürdürdüğü kadınların ve Cumhuriyet kendisine emanet edilen gençlerin değerli elleri ve omuzları üzerinde ebediyen yükselecek.

4. Emperyalizmin Geleceği Konusunda Atatürk'ün Öngörüsü

Bir kez daha emperyalist küreselcilerin dünya egemenliği iddiasında olanların mahut amaç, plan ve hedeflerine bugüne kadar ulaştıkları düzey de göz önüne alınarak, Atatürk'ün 27 Mart 1933 sabahı söylediği öngörüşlü şu gerçeğin 21. yüzyılda da tekrarlanabileceği umuduyla bakabiliriz:

"Doğudan şimdi doğacak olan güneşe bakınız. Bugün günün ağardığını nasıl görüyorsam, uzaktan bütün Doğu milletlerinin de uyanışlarını öyle görüyorum. Bağımsızlık ve özgürlüğüne kavuşacak daha çok kardeş millet vardır. Onların yeniden doğuşları şüphesiz ki, ilerlemeye ve refaha yönelik olarak vuku bulacaktır. Bu milletler bütün güçlüklere ve bütün engellere rağmen bunları yenecekler ve kendilerini bekleyen geleceğe ulaşacaklardır. Sömürgecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerine, milletler arasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir ahenk ve işbirliği çağı geçecektir. Size bu sözü söyleyen Cumhurbaşkanı değil, sadece Türk Milleti'nin bir bireyi olarak Mustafa Kemal'dir. Bu hususa özellikle dikkatinizi çekerim."[10]

Yeryüzünde Allah'ı Rab Vahyi/Kur'an'ı din edinenler ile...

Şeytanı mabut şerri /şeytanlığı din edinenler arasındaki mücadele hakkında yakın gelecekte sonuç ne olacak konusu Kur'an'da bir ayette şöyle geçmektedir:

"Allah: "Elbette, Ben ve elçilerim galip geleceğiz" diye yazmıştır. Şüphesiz Allah, her şeye gücü yetendir, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan /mutlak galip olandır." (Mücadile/ 21)

Kaynakça

[1] ATATÜRK'ÜN Bütün Eserleri, İstanbul, 2003, Kaynak Yayınları, c. 12, s. 121,

[2] Hâkimiyet-i Milliye, 20 Temmuz 1920.

[3] ve [4] ATATÜRK'ÜN Bütün Eserleri, İstanbul, 2003, Kaynak Yayını, c.12, s.121.

[5] https://www.ntv.com.tr/id/24955757/

[6] AID: ABD Dışişleri Bakanlığına bağlı olarak 1961'de kurulan Uluslararası Kalkınma Ajansı (Agency for International Development).

[7] Doç. Dr. Osman Nuri KOÇTÜRK, Yeni Sömürgecilik Açısından GIDA EMPERYALİZMİ, İstanbul, 2019, Alaca Yayınları, s.86-90.

[8] Dr. Meltem DÜZBASTILAR:

Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi'ni 1969 yılında bitiren Meltem Düzbastılar meslek yaşamına Türkiye'nin ilk kooperatif birliği olan TARİŞ'te başlamıştır. Görevi sırasında Ege Üniversitesi ile yaptığı protokolle "Tarımsal Araştırma ve Toprak Laboratuvarının" kurulmasını sağlamış ve aynı zamanda Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi'nde doktorasını tamamlamıştır.

1985 yılında Tariş-ARGE Projesi ile Tariş'in İncir, Üzüm, Pamuk ve Zeytinyağı Birlikleri'nin gelişimi için çalışmış ve Türkiye'de bir ilk olan Üniversite-Sanayii İşbirliğinin ilk modelini oluşturmuştur.

Daha sonra Tariş Kadın Ortaklar Platformu'nu kurarak birçok kadının ortağı bulundukları kooperatiflerde söz sahibi olmalarını ve yönetim kademelerinde görev almalarını sağlamıştır.

Tariş sonrası, Genel Müdür olarak çalıştığı Red-Star Havacılık kuruluşunda Türkiye genelinde havadan ilaçlama çalışmalarını yürütmüştür.

2003 yılında yerleştiği Urla'da Kent Konseyi Yürütme Kurulu'na seçilmiş ve "Urla'da Üretici ve Tüketici Yönünden Sağlıklı Tarım ve Sağlıklı Beslenme" Projelerini yürütmüş, aynı zamanda "Urla Tohum Takas" etkinliklerini başlatmıştır.

Mesleki çalışmalarının yanı sıra Gündoğdu Çağdaş Toplum Gönüllüleri Derneği'nde Sorumluluk Projeleri kapsamında çalışmaktadır.

2013 yılından beri "Urla Evi'nin" sorumluluğunu üstlenmiştir. Sorumluluk Projeleri Türkiye'nin çeşitli bölgelerinden göçle gelen ve geçim sıkıntısı çeken ailelerine destek vermektedir. Bu proje kapsamında, 27 ailenin ilkokuldan üniversiteye kadar her aşamadaki 48 çocuğunun, eğitimlerine ve kişisel gelişimlerine destek olunmaktadır.

Prof. Dr. Musa Kazım DÜZBASTILAR ile evlidir. Çiftin 2 oğulları ve 3 Torunları bulunmaktadır.

[9] Ve Türkiye'nin birçok yerinde bu bağlamda çalışmalar yapanlar oluştu.

[10] Prof. Dr. Cihan DURA, Ataname, İstanbul, s. 264; ATATÜRK'ÜN Bütün Eserleri, 2004, Kaynak Yayınları, c.26, s.144. Ayrıca bakınız: Turan KARAKAŞ, "Emperyalizm Ve Türkiye", Prof. Dr. ALPASLAN IŞIKLI Anısına, (Kitabı içinde), s.112.