TÜRKÇE İBADET VE EZAN

Sedat Şenermen 05 Nisan 2021 Pazartesi, 06:00

Bugün bu yazımızda, çokça sorulan başlıktaki konuyu Kur'an'dan Kur'anca açıklamaya çalışacağım.

Herkes kendi anadilinde ibadet edebilir mi?

Her Müslüman, dininin temel kaynağı olan Kur'an çevirisini okuyarak ibadetini yapabilir mi?

Güncel bir ifadeyle, içinde okunan dua ve ayetlerin herhangi bir dildeki tercümeleri okunarak namazı kılınabilir mi?

Dahası bir Müslüman, namaz kılma görevini, Kur'an'dan bazı ayetler /veya sureler okuma yerine kendi dilinde içinden gelen duaları yaparak yerine getirebilir mi?

Nihayet, en sıcak ve hayati soru olarak şu soruluyor?

Namazlarımızda, "Namazın ruhu" sayılan Fatiha'yı, Arapça özgün metninden güzelce okuyamıyorsak onun yerine dilimizdeki çevirisini veya tamamen başka dualar okuyabilir miyiz?

Duyguları saf, niyeti temiz, fakat bilgisi yok denecek kadar az olan halkımız, birçok konuda olduğu gibi, bu konuda da kargaşaya itildi.

"Türk insanını, ana diliyle Allah'a kulluk hakkından yoksun bırakan uygulama zulümdür.

İbadet Türkçe yapıldığı gün

- Hem bu zulüm bitecek

- Hem de Arap kültür emperyalizmi sona erecek."[1]

Ve Cemal Kutay diyor ki:

"- Bir ümidim de şudur: 1918 I. Dünya Savaşı galiplerinin Versay düzeniyle emperyalist egemenliklerine tutsak yaptıkları bir bölüm esir milletler, Türk Kurtuluş Mücadelesi zaferiyle nasıl özgürlük yolu buldularsa,

- İnsanımızı anadiliyle Allah'a kulluk hakkına kavuşturma emeğimizde de bugün bizim olduğumuz gibi bu haktan yoksun yüz milyonlarca dünya insanını özgürlüklerin en kutsalına; ana diliyle kulluk hakkına yol göstermiş olacağız.

Böylelikle Atatürk'ün yüce adı rahmet ve minnetle bir daha anılacaktır."

1. Anadilde İbadet Hakkı

Bu hak Peygamberimiz döneminde tanınmış ve daha sonra kitlelerin elinden alınmıştır.

Bu hak, anadilde ibadet hakkıdır.

İnsan kadar gerçek, insan yaratılışı kadar doğal, ana sütü kadar ak ve berrak bir haktır.

Türkiye Avrupa Birliği'ne girme yolundaki "engelleri aşma" programının bir gereği olarak "Kopenhag Kriterleri" bağlamında kendisinden istenen yasaları TBMM'nin yoğun çalışmasıyla bir gecede çıkardı.

3 Ağustos 2002 tarihinde kabul edilen bu ünlü "uyum yasaları" paketinin içinde "en önemli" sayılanı "Anadilde Eğitim Ve Yayın Hakkını Veren Yasa" idi.

Dünya genelinde söylenenlere bakılırsa, bu yasa ile bir İnsan Hakkı'nın hayata geçmesi önündeki engel kaldırılmıştır. Herkese anadilinde eğitim ve yayın yapma imkânı getirilmiştir.

Peki, herkesin, Yaratıcısı'na anadilinde yakarma, ibadet etme hakkının önündeki engellerin tam kaldırılması meselesi bir insan hakları konusu değil midir?

Türk insanı bu hakkını kullanmaktan şöyle veya böyle yoksun bırakılabilir mi?

1. Diyanet İşleri İstişare Toplantısı

 Diyanet İşleri'nin, 15-18 Mayıs 2002 günlerinde Tarabya Otel'de gerçekleştirdiği istişare toplantısında alınan kararların anadilde ibadetle ilgili olanı, problemin bir yönüyle hak tecavüzünü kısmen önleyen geçici bir tedbirdir. Bu konuda (Merhum) Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk Hocamızın tespiti şöyledir:

[Bu karar, fıkhın verilerini olduğu gibi yansıtıcı değil, o verilen kısıtlı, sansür edilmiş bir aktarımıdır. Şöyle ki:

"Namazın ihmal ve tehir edilemeyeceği dikkate alınarak, Kur'an'ın aslî lafzını okuyamayanların, öğreninceye kadar, tek başına namaz kılarken mealiyle kılması mümkündür."

Esasen bu karardaki "öğreninceye kadar" kaydı, fıkhın verilerine tamamen aykırıdır.

"Kur'an'ın aslî lafzını okuyamayanların" ifadesi de fıkhın verilerine aykırıdır. Doğrusu şöyle olmalıdır:

"Kur'an'ın aslî lafzını GÜZELCE okuyamayanların..."][2]      

2. İmam Ebu Hanife Ve Hanefi Fıkhı Ne Diyor?

İmamı Âzam Ebu Hanife şöyle demiştir:

"Namaz kılan kişi, isterse Arapça özgün metni okur, isterse Farsça çevirisini."

Ebu Hanife'nin Kur'an'ın tercümesiyle ibadet meselesindeki görüşü açık ve kesindir:

Arap dilini bilen ve Kur'an'ı güzel bir telaffuzla okuyabilenler de dâhil, namazda Fatiha'yı çevirisinden okuyan herkesin namazı geçerlidir.

Ebu Hanife'nin bu fetvasına göre, bir Müslüman, örneğin, Arap asıllı olsa veya Arapçayı öğrenip güzelce okuyabilse dahi Kur'an'ın çevirisiyle namaz kılabilir. Bunu yapabilmesi için kendisinden herhangi bir mazeret istenmez.[3]

3. Kur'an Ne Diyor?

Kur'an'da namaz sözcüğü geçmez. Çünkü Bu kelime Farsçadır. Dilimize Farsçadan geçmiştir.

Kur'an, "namaz sırasında okunması gereken metinler" (dua, tespih, tehlil vs) diye bir şeyi,

* Değil ayrıntılarıyla,

* Ana hatlarıyla bile göstermemiştir.

* İlahi kitapta, namaz (salât) sırasında Kur'an'dan bir bölümün okunacağına ilişkin bir beyan yoktur.

Kur'an okumaya veya "Kur'an'dan kolaya geleni okumaya" ilişkin buyrukların hiçbirinde "namaz sırasında okumak" kaydı yoktur. İndiriliş sırasına göre 3. sırada gelen Müzzemmil/ 20. ayetteki: "Kur'an'dan kolay geleni okuyun! /fakraû mâ teyessera mine'l-Kur'âni" emri, namaz kaydına bağlanmamıştır.

Yine aynı suredeki bir başka ayet ise, Kur'an'ın ne şekilde okunacağına açıklık getirmektedir:

"Kur'an'ı tertîl üzere okuyun /ve-rattili'l-Kur'âne tertîlen".

Kısacası "Kur'an okumak" Kur'an'ın temel buyruklarından biri olup, hem İslam'ın hem imanın gereği olarak Neml/ 91-92'de açıkça geçmektedir.

  Ayrıca Kasas/ 85'te "Kur'an'ı, anlayarak okumanın ve tebliğ etmenin farz olduğu /farada aleyke'l-Kur'âne" ifade edilmektedir.

Hâl böyle iken karşılaşılan durum ise tamamen çok farklıdır: Şöyle ki:

* Kur'an okuma emri namaza hapsedilip, o da

* "Bir ayet de olsa olur"a bağlandığında,

* Kur'an rafa kaldırılmış oluyor.

Nitekim tarihsel gelişimde de durum böyle olmuştur.[4]  

Müzzemmil /20. ayetiyle ilgili olarak tefsircilerin konuya bakışı iki görüş halindedir:

(1) Okumaktan maksat namazdır. Namazın parçası olan okumak söylenmiş, bütünü kastedilmiştir.

(2) Doğrudan ve açıkça Kur'an okumak kastedilmiştir.  

Bundan amaç ise, Kur'an'ın Diraseti, yani bilimsel ve düşünsel açıdan incelenmesi, manasının aklı kullanarak öğrenilmesidir.[5]

Müzzemmil /20'deki "Kur'an okumak"la namazın amaçlandığı iddiası bir kurgulamadan ibarettir.

Böyle bir kurgulama ile Kur'an adına kural koymak hakkını kim, nereden alıyor?

Yüce Allah'ın;

* "Yaş ve kuru ne varsa tümünden söz ettiği" ve

* "Ayrıntılı /mufassal" ve "açık seçik konuşan /mübîn" olan Kur'an'da "Namazda Kur'an okuyun" neden demiyor?

Yüce Allah demiyorsa, birilerine ne oluyor da birtakım kurallar uydurarak, ilahi iradeyi o kurallarla yönlendiriyorlar?

Buna kimin /kimlerin hakkı olabilir?

Yunus/15'te geçtiği üzere; Peygamberimiz bile bu şekilde kurallar koyamaz. Ayet şöyledir:

"Ve ayetlerimiz onlara açıkça okunduğunda, Bize kavuşmayı ummayanlar:

- "Bundan başka bir Kur'an getir

- Yahut bunu değiştir!" dediler. De ki:

* "Onu kendimin öngörmesiyle değiştirmem benim için söz konusu olamaz.

* Ben, sadece bana vahyolunana uyuyorum.

* Rabbime isyan edersem, kesinlikle büyük bir günün azabından korkarım."

4. Kur'an'ı Tertîl İle Okumak

"Geceleyin - kısa bir süre hariç; bazen gecenin yarısı bazen bundan biraz eksilt bazen de buna biraz ekle - kalk görev yap. Kendine indirilmekte olan Kur'an'ı da tebliğ ederken düzgünce düzene koy! "Geceleyin kalk! Kısa bir süre hariç,"

Tertil: "Tertîl" sözcüğü; "Bir şeyin tertibinin güzelliği" demektir. Bu sözcük bedevînin dilinde "Bir şeyden birinin diğerine karışmaması, tarak dişi gibi birbirine karışmamış, karışmayan" anlamına gelir. Bu durum, muhkem, kuvvetli, sımsıkı olmanın zıddıdır. Örneğin, dişlerin "tertil"i, "dişlerin seyrek bir şekilde düzene konulmuş, dizilmiş olması" demektir ve bu sözcük Arapçada "güzel dizilmiş dişler" manasında da kullanılır.

Sosyal alanda "tertil" ise "konuşma esnasında sözün, yazarken ise kelimelerin, paragraf veya pasajların birbiri ardınca, tek tek, yavaş yavaş, ağır ağır, tane tane dizilmesi, birbirine karıştırılmaması" demektir. Buna göre Kur'an'ın tertili, "Kur'an'ın indiği şekilde tertibinin korunması, bir necmin bir başka necme karıştırılmaması" anlamına gelmektedir.

Kur'an'ın nasıl indirildiği ve nasıl okunması gerektiği Kur'an'da şöyle açıklanmıştır:

"Ve Kur'an'ı, Biz, onu insanlara ağır ağır öğrenip öğretesin diye parça parça ayırdık ve Biz onu indirdikçe indirdik!" (İsra/ 106)                  

Demek ki Kur'an, (kelime, konu, sistem tasnifli olarak) konularına göre, necmlere göre, iniş sırasına göre bir tertip ve tasnif yapılmak suretiyle okunmalı ve okutulmalıdır.

Furkan/ 32'de de Rabbimiz Kur'an'ı tertillediğini, yani her şeyi yerli yerinde, bir birine karıştırmadan, bir düzen içinde indirdiğini açıklamaktadır. Peygamberimize ilk gelen vahiylerde de (Müzzemmil/ 4), Kur'an'ın tertillenmesi, yani necmlerin gayet düzenli tutulması, birbirine karıştırılmaması emredilmiştir.[6]

"Ve Biz, Kur'an'ı sadece hak ile indirdik, o da sadece hak ile indi. Ve Biz seni yalnızca müjdeci ve uyarıcı olarak elçi yaptık."

"Ve Kur'an'ı, Biz, onu insanlara beklentilere göre öğrenip öğretesin diye parça parça ayırdık ve Biz onu indirdikçe indirdik!" (İsra/ 105-106)

Bu ayetlerde konu yine Kur'an'a getirilmiş ve Kur'an'ın Allah tarafından hakk ile indirildiği bildirilmiştir. "Hakk ile indirdik" ifadesi, Kur'an'da herhangi bir eksiklik veya fazlalık olmadığı, yani Kur'an'ın içine Allah'tan olmayan bir şeyin karışmasına izin verilmediği, Kur'an'ın korunduğu ve korunacağı anlamına gelmektedir. Kur'an'ın Allah'ın indirmesi olduğu, Nisa suresinde şöyle ifade edilmiştir:

"Fakat Allah, sana indirdiğine - ki onu Kendi bilgisiyle indirmiştir - şahitlik eder. Tüm ayetler de şahitlik ederler. Şahit olarak da Allah yeter." (Nisa/ 166)

Bu bildirimden sonra elçiye dönülmüş ve kendisinin yalnızca "müjdeci" ve "uyarıcı" olarak elçi yapıldığı hatırlatılarak ona Kur'an'ı nasıl tanıtması gerektiği öğretilmiştir. Buna göre, Kur'an, beklentiler doğrultusunda nasıl parça parça (necm, necm) indirildiyse, yararlı olabilmesi için yine parça parça (necm necm), karıştırılmadan, indirildiği sıra ile okunması ve anlatılması gerekmektedir.[7]

"Kâfirler; Allah'ın ilâhlığını ve rabliğini bilerek reddeden kimseler: "Kur'an ona bir defada topluca indirilmeli değil miydi?" de dediler. Biz, onu senin kalbine iyice yerleştirelim diye böyle parça parça indirdik. Ve Biz, onu tane tane /birbirine karıştırmadan vahyettik." (Furkan/ 32)

5. Kur'an'ın Arapça Olması

"Ve ant olsun ki Biz, düşünüp öğüt alsınlar diye pürüzsüz Arapça bir okuma olarak; Allah'ın koruması altına girsinler diye bu Kur'an'da insanlar için her türlüsünden örnek verdik." (Zümer/ 27-28)

Bu ayetlerde, Rabbimiz insanlar düşünüp öğüt alsınlar diye, rahatça anlayıp uygulayacakları bir kitap, takvalı davranarak kendilerini kurtarmaları, korumaları için de her türlü ikna edici örnekler verdiğini beyan etmektedir.

Kur'an'ın pürüzsüz bir Arapça ile indirilmiş olması hakkındaki vurgusu iyi değerlendirilmelidir. Ayetteki vurgu Kur'an'ın salt Arapça indirilmiş olmasına değil, kolayca anlaşılıp öğüt alınması için o toplumun dili olan Arapça ile indirilmiş olmasınadır. Kur'an'ın ilk muhatabı olan toplumun anadilinin Arapça olması, onlara iletilen ilahi mesajın da aynı dilde olmasının temel nedenidir. Bu, Allah'ın herhangi bir topluma elçi gönderirken uyguladığı genel ilkesidir.

Kur'an'ın daveti bütün insanlık için genel bir davettir. Birçok ayetten Kur'an'ın Arap, Acem, Türk, Kürt, Avrupalı, Amerikalı, Afrikalı insanları hakka davet ettiğini öğrenmiş bulunuyoruz. Bu durumda, Kur'an'ın tüm dünya dillerine çevrilmesi, her milletin Allah'ın mesajlarını kendi anadilleriyle algılamalarını sağlamak bakımından zorunlu bir görev olarak ortaya çıkmaktadır.

Ayetteki "Gayra zî Ivec" "her türlü tenakuz ve ihtilaftan uzak" ifadesiyle Kur'an'ın çelişki ve tenakuzdan uzak ve berî oluşu anlatılmak istenmiştir. Nitekim Rabbimiz şöyle buyurmuştur:

"Onlar hâlâ, Kur'an'ı gereği gibi düşünmezler mi? Eğer ki o, Allah'tan başkası tarafından olsaydı, kesinlikle onun içinde birçok karışıklıklar bulurlardı." (Nisa/ 82)

"Ve yeryüzünde hiçbir irili - ufaklı kıpırdayan canlı ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki, sizin gibi önderli topluluklar olmasın. Biz Kitapta hiçbir şeyi noksan /yetersiz bırakmadık. Sonra onlar Rablerine toplanacaklardır." (En'am/ 38)

"Ve Biz, bu örnekleri insanlara veriyoruz. Onlara da bilginlerden başkası akıl erdiremez." (Ankebut/ 43)

6. Allah, Her Peygamberi Kendi Toplumunun Diliyle Göndermiştir

"Ve Biz onlara, açıkça ortaya koysun diye, her peygamberi yalnız kendi toplumunun diliyle gönderdik. Artık Allah dilediğini /dileyeni saptırır, dilediğini /dileyeni de doğru yola iletir. Ve O, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan /mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen /sağlam yapandır." (İbrahim/ 4)

Bu ayette Rabbimiz, toplumlara elçiler gönderdiğini, bu elçileri mutlaka kendi toplumlarının anadilleriyle gönderdiğini, bunun gerekçesinin de elçinin getirdiği mesajları açıkça ortaya koyabilmeleri olduğunu beyan etmektedir. Elçi ile gönderildiği toplumun dilleri farklı olsaydı hem mesajın iletilmesi ve algılanması sorun olurdu, hem de mesaj iletilenler mesajı anlamadıklarını, anlayamadıklarını bahane ederlerdi.

Görüldüğü gibi, bu ayette çok önemli bir husus; uyarının insanlara anadilleri ile yapılması gerektiği olgusu ön plana çıkarılmıştır:

"Ve eğer Biz, o öğüdü /Kur'an'ı yabancı dilde bir okuma yapsaydık, elbette onlar: "Ayetleri ayrıntılı olarak verilmeli değil miydi? Yabancı dil mi, Arapça mı!" diyeceklerdi. De ki: "O, iman eden kimseler için bir kılavuz ve bir şifadır." İnanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir ağırlık vardır. Ve o Öğüt /Kur'an, onlar üzerine bir körlüktür. Onlara çok uzak bir mekândan seslenilmektedir." (Fussılet/ 44)

"Ve Biz apaçık kitabı yabancılardan /Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik de bunu o, onlara okusaydı, onlar, buna iman ediciler değillerdi." (Şuara/ 198, 199)

"Apaçık /açıklayan kitap kanıttır ki Biz, onu aklınızı kullanasınız diye Arapça bir okuma yaptık." (Zühruf/ 2, 3)

Ayetteki "Biz onlara, açıkça ortaya koysun diye, her peygamberi yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik" ifadesinden sanki Allah'ın Elçisi sadece Arapça bilen Arap toplumuna gönderilmiş gibi bir anlam çıkıyormuş gibi gözükse de esası öyle değildir. Buradaki ifadeler tıpkı şu ayetler gibi vurgu içermekte ve her elçinin davete önce kendi toplumundan başladığını göstermektedir:

"İşte bu da Bizim Anakent'i ve yanı başındaki kişileri uyarman için indirdiğimiz, sadece içinde konu edilenleri doğrulayıcı, bolluk dolu bir Kitaptır. Ahirete inananlar ona da inanırlar ve onlar salâtlarına (malî yönden ve zihinsel açıdan destek olma, toplumu aydınlatma kurumlarına) da koruyucudurlar." (Enam/ 92)

"De ki: "Tanıklık bakımından hangi şey daha büyüktür?" De ki: "Benimle sizin aranızda Allah tanıktır. Ve sizi ve ulaşan herkesi kendisiyle uyarayım diye bana bu Kur'an vahyolundu. Allah'la beraber gerçekten başka ilâhlar olduğuna siz gerçekten tanıklık eder misiniz?" De ki: "Ben etmem." De ki: "O, ancak ve ancak bir tek ilâhtır ve kesinlikle ben, sizin ortak tuttuğunuz şeylerden uzağım." (En'am 6/19)

Allah'ın Elçisi'nin tüm toplumlara, insanların tümüne elçi gönderildiğini açık açık beyan eden ayetler de mevcuttur:

"De ki: "Ey insanlar! Şüphesiz ben, göklerin ve yerin mülkü Kendisinin olan, Kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan, hem dirilten hem öldüren Allah'ın, size, hepinize gönderdiği elçiyim. O hâlde kılavuzlandığınız doğru yolu bulmanız için Allah'a ve O'nun sözlerine iman eden, Ümmî; Anakentli; Mekkeli Peygamber olan Elçisi'ne iman edin ve ona uyun." (A'raf/ 158)

"Ve Biz, seni ancak bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik, velâkin insanların çoğu bilmiyorlar." (Sebe/ 28)

"İşte böylece Biz, kentlerin anasını ve onun kıyısındaki kişileri uyarasın ve kendisinde hiç şüphe olmayan toplanma günü ile uyarasın diye sana Arapça bir Kur'an vahyettik."

"Bir grup cennettedir, bir grup da cehennemdedir." (Şura/ 7)

"De ki: "Ant olsun ki bugünün, yarının tüm insanları, bu Kur'an'ın bir benzerini getirmek üzere bir araya gelseler, birbirlerine yardımcı da olsalar, onun benzerini kesinlikle getiremezler." (İsra/ 88)

"O, Anakentliler / Mekkeliler içinde, kendilerinden olan ve Anakentlilere ve henüz onlara katılmamış olan onlardan başkalarına Allah'ın ayetlerini okuyan, onları arındıran, onlara kitabı ve haksızlık, bozgunculuk ve kargaşayı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri öğreten bir elçi gönderendir- Onlar, önceden apaçık bir sapıklık içinde olsalar da. - Ve O, en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlûp edilmesi mümkün olmayan /mutlak galip olandır, en iyi yasa koyan, bozulmayı iyi engelleyen /sağlam yapandır."

"Elçi göndermek, Allah'ın dilediği kişilere verdiği armağanıdır. Ve Allah, büyük armağan sahibidir." (Cuma/ 2-4)

Rabbimiz sadece son elçisini değil, daha önceki elçilerini de kendi toplumlarının dilleriyle göndermiştir. Bu peygamberlerin hepsi de tebyinde bulunmuşlardır:

"Ve Biz, senden önce de sadece kendilerine vahyettiğimiz olgun insanları, açık kanıtlarla ve yazılı belgelerle elçi olarak gönderdik. Eğer bilmiyorsanız, haydi Ehli Zikir'e (Tevrat ve İncil'i bilen bilginlere) sorun. Biz sana da o Zikr'i (Kur'an'ı), kendilerine indirilmiş olanı ortaya koyman için, onların da düşünmeleri için indirdik." (Nahl/ 43, 44)

7. Ezan

Ezan, elbette ki her dile çevrilerek okunabilir.

Kur'an'dan bir parça olmadığına göre, bunu tartışmak bile gereksizdir. Ancak işin bilimsel - dinsel yanının böyle olması, ezanı tercüme ettirmenin anlamlı olacağını göstermez.

Bu konuda (Merhum) Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk'ün şu tespiti önemlidir:

"Bir kere, ezanın şu veya bu dilde okunmasının pratik hiçbir sonucu yoktur. Ezan bir paroladır, namaz vaktinin geldiğini ve yakınlarda bir cami olduğunu duyurur. Yani ezan bir ibadet değil, bir duyurudur. Ve bu duyurunun bugün için bir yararı da kalmamıştır. O bir nostalji, bir folklor haline gelmiştir. Çünkü onun esas işlevi olan "namaz vaktini duyurma" bugün ihtiyaç olmaktan çıkmıştır. Takvim vardır, gazete vardır, radyo televizyon duyuruları vakitleri aralıksız bildirmektedir. Yani ezanın illeti kalmadığı için kendisinin de zorunluluğu kalmamıştır."[8]

Kaynakça

[1] Cemal KUTAY, ATATÜRK'ÜN Beraberinde Götürdüğü Hasret TÜRKÇE İBADET, Temel Çare Anadilimizde Kulluk Hakkı, İstanbul, 2004, 11.Baskı, İklim Yayınları, s.872-873.

[2] Prof. Dr. Yaşar Nuri ÖZTÜRK, Anadilde İbadet Meselesi, İstanbul, 2002, Yeni Boyut Yayınları, s.5-7.

[3] Prof. Dr. Y. Nuri ÖZTÜRK, Anadilde İbadet Meselesi, s.93-94.

[4] Prof. Dr. Y. Nuri ÖZTÜRK, Anadilde İbadet Meselesi, s.83.

[5] F. RÂZÎ, Mefâtîhu'l-Ğayb, c.30, s.186-187.

[6] Hakkı YILMAZ, Tebyînü'l-Kur'an /İşte Kur'an, 2015, c.1, s.92-93.

[7] Hakkı YILMAZ, Tebyînü'l-Kur'an /İşte Kur'an, 2015, c.3, s.587.

[8] Prof. Dr. Y. Nuri ÖZTÜRK, Anadilde İbadet Meselesi, s.35.