1990 yılından bu yana FİFA Dünya Kupası Finallerini takip ediyorum. Bu finaller en güzellerinden birisiydi. Öncesinde takım sayısının fazlalığı, üç farklı ülkede yapılacak olması gibi sebeplerle finallerin iyi olmayacağına dair yorumları sıklıkla izlemiştik. Hatta yorumcuların çoğu Yeşil Burun Adaları, Curaçao gibi ekiplerin turnuvanın kalitesini düşüreceğini, Türkiye ve Norveç gibi birkaç ülkenin de turnuvanın sürprizleri olacağını belirtiyordu.
Çuraçao beklenin ötesinde bir performans sergiledi; puan alarak ve dirençli oyunla hafızalarda yer aldı. Sıklıkla espri malzemesi olan Yeşil Burun Adaları ise aldığı üç puanla gurubundan çıkmayı başardı. Kupaya katılan her takım bir direnç, varlık mücadelesi içerisinde bayraklarını ve ülkelerini şahane temsil etti: Türkiye hariç!
NERDEN BAKSAN TUTARSIZLIK!
Adam kayırmacılığın zirve yaptığı iki ülkeden birisiydik. Diğeri olan Brezilya ise tam bir takım olan Norveç karşısında tutunamadı. Biz ise Haiti ile birlikte turnuvanın en kötü takımı olduk. İlk defa 48 takımla düzenlenen finallere, tarihi bir şovla uğurlanan A Milli Futbol takımımız, sezon boyu oynamayan ama kaptandan torpille kadroya girenleriyle, federasyon başkanının olmayacak yere yapacağı siteden alacakları villalarıyla, sahadaki silik, ülke onurunu yerlere düşüren oyunuyla en önemlisi de özellikle kaptanı, teknik direktörü ve federasyon başkanının kötü açıklamalarıyla dünyaya Türkiye’yi rezil ederek kupa sahnesinden çekildi.
Kupadan elenen hemen hemen her ülkenin teknik direktörleri istifalarını sunarken, çok şükür bizim teknik direktörümüz bizden ‘daha Türk’ olduğu için laf ebesi sözleri sıralayarak ‘görevimin başındayım’ mesajı vererek tüm kamuoyumuzu şaşırtmadı aksine rahatlattı!
Maç oynansın da para kazanılsın mantalitesiyle düzenlenen uluslar liginde İtalya ve Belçika gibi ekiplerle mücadele edeceğiz. Bizden daha Türk teknik direktörümüz ve ‘daha yapılacak çok şey var’ diyen kaptanımızla milli takım ne gibi rezaletlere imza atacak merakla bekliyorum. En sonda söyleyeceğimi başlığa taşımışım. Ahmet Kaya’nın harika şarkısındaki gibi: Nerden baksan tutarsızlık, nerden baksan…
EN GÜZEL KUPANIN EN KÖTÜ TAKIMIYDIK
Ülke olarak üzerinde yoğunlukla durduğumuz konularda sandığımızın onda biri kadar bile başarılı değiliz.
Futbol da bu konuların başında geliyor. Maç sonlarında yapılan çoğu açıklamada bir sonraki turnuvada telafi edeceğiz tadında boş sözler vardı. Her ne kadar kendimizi dev aynasında görsek de ülke olarak dünya kupası finallerine yüz yılda 3 kere katılabildik.
Bu finallerden önce çeyrek asır önce 2002 yılında katıldık. 2002 yılından öncede yarım asır önce. Avrupa’da İtalya gibi çok dişli ekipler turnuvaya katılamadı. Rusya men edildiği için oyunun içinde değildi. Hiçbir zaman diş geçiremediğimiz daha birçok ekip turnuvada yoktu.
Kısacası bizim katılmamız süreklilik ifade eden bir genel geçer değil kabul edelim ki bir tesadüftü. Kişisel olarak bir sonraki Dünya Kupası’na katılacağımızı sanmıyorum. Bu kafayla döktüğümüz milyar eurolara rağmen kalıcı, sürdürülebilir bir başarı elde edemeyeceğiz.
Çoğu maçı izleme fırsatı buldum bizim takım kadar ruhsuz, sistemsiz koskoca ülkeyi dünyaya rezil eden bir takım seyretmedim. Tarihin en zevkli kupalarından birisi yaşanıyor ve bu kupanın en kötü, en kof takımı olarak bizim takım anılacak. Yarı finallere gelindi. Erken final diyebileceğimiz İspanya-Fransa ve İngiltere-Arjantin eşleşti. İngiltere ve Arjantin’in geçmişte efsanevi bir maçı vardı şüphesiz maçın hikayesi içerisinde bol bol işlenir.
Sıklıkla tartışılan ‘Bizim Çocuklar’ tabirine de değinmek istiyorum. Kimilerinin histerisi olan Türk Milli Takımı dememek için bu tabirin bulunduğu iddiasını oldukça garip ve zorlama buluyorum.
Geçmişte A Milli Basketbol Takımı için ’12 Dev Adam’ Kadın Voleybol Milli Takımımız için de ‘Filenin Sultanları’ tabirleri kullanıldı.
Futbol takımı için de güzel bir tabir bulundu ama bizim çocuklar bizim olamadılar itirazım tabirin içinin boş kalmasına. İsminin hakkını veren Filenin Sultanları voleybolu icat eden ülke olan Polonya’yı eleyerek yine çeyrek finallerde, büyük ihtimal yollarına da devam edecek.
AYAĞIMIZ TOPAL GÖZÜMÜZ KÖR
Her konuda olduğu gibi bu konuda da ülkemizin defoları konuya damga vurdu: Sistemsizlik, liyakatsizlik (meritokratik zincirinin kırılması) idarecilerin hamasetle başarısızlıklarını örtmeye çalışması.
Ülkemizdeki kurumlar büyük bir medeniyet yarışının içinde olduğunu ne yazık ki idrakten uzak! Dünyayı derinlemesine anlayıp, algılayıp, geleceğe şekil vermek gibi bir düşüncemiz olmadığını çok belli ediyoruz.
Politik kısır çekişmelerle, tam bir kayıkçı kavgası genel siyasetimizde de yerel siyasetimizde de sürüp gidiyor. (BKNZ Bursa Büyükşehir Belediyesi Meclis toplantılarındaki suni tartışmalar ve kameralar önündeki sözde kavgalar.)
Ancak biz kendi bataklığımızda kurbağa kavgası gibi göğsümüzü şişire şişire kavga ederken dünya siyasette, sporda, sanatta ve bilimde çok farklı yerlere ilerliyor. Bu arada belediye meclisinde göğüslerini şişiren meclis üyelerine La Fontaine’in böbürlenmekten göğsünü şişire şişire patlayan kurbağa hikayesini hatırlatmak gerek. Bir bakmışlar listelerde patlamışlar!
Sporda hem de kendimize göre en iddialı olduğumuz alan olan futbolda sert bir tokat yedik, yanaklarında tokadın izi olan teknik direktör, kaptan ve federasyon başkanı ‘acımadı ki acımadı ki, bu tokat değildi ki’ söylemlerini tutturmuş.
Dünya her alanda konuya büyük medeniyet koşusunun bir etabı olarak bakıyor. Dünya Kupası’nın gelmiş geçmiş en zevkli kupa oluyor olması da bunun bir sonucu. Benim gibi eleştirenlerin birkaçının eleştirilerinin temelinde alınan sonuçlar değil, bu medeniyet koşusunda ülkemizi temsil edemediğimiz yatıyor.
Her alanda büyük bir yarışın içindeyiz. Bu öyle bir yarış ki varlık yokluk mücadelesi tadında. Üstelik bu yarışı kaybedersek gerçekten varlık yokluk mücadelesi verecek durumlara da düşmemiz işten değil. Her kim ne iş yapıyorsa bu bilinçle yapmalı.
Elbette şartlar ağır, ücretler düşük ancak her şeyin üzerinde olan şey yaptığımız işi önce kendi öz saygımız sonrasında ülkemizin medeniyet yarışında ayağının topal gözünün kör olmaması adına yapmalıyız. En azından vicdanlarımız hala hayatta değil mi?