Baba-oğul, kuyu-kitap...

Serap ÖZTÜRK 24 Haziran 2018 Pazar, 06:54

Ve nihayet 4 yıl aradan sonra Nuri Bilge Ceylan'ın yeni filmi 'Ahlat Ağacı' vizyona girdi. Bir yönetmenin her filminde kendini aştığını ve farklı bir şeyler ortaya koyduğunu görmek beni her zaman mutlu ediyor.

Kış Uykusu'nun daha tadı damağımızda iken Ceylan yepyeni bir lezzet bıraktı soframıza. Peki Ahlat Ağacı ne anlatıyor; en önemlisi filmi nasıl okumalı?

Taşranın sıkıntısını her zaman kendisine dert edinen NBC,  'Kasaba, Mayıs Sıkıntısı, Uzak üçlemesi' ile bunu çok iyi yoğurmuş,  köy-kasaba arasındaki sıkışmışlık bunalımını yaşayanları en duru biçimiyle işlemiştir.

Diğer filmlerindeki derin suskunlukların yerini Kış Uykusu'nda diyaloglara bırakan ve izleyiciyi adeta soluksuz okunan bir romanın içine dahil eden yönetmen, yeni filminde level atlamış.

xxxxxxxxxxx

Baba-oğul ilişkisindeki kırılmaları ve yabancılaşmayı farklı bir bakış açısı ile ele alan yönetmen, her ikisinin de ortak ve bireysel çırpınışlarını nedenleriyle birlikte işliyor.

Eğitim fakültesini bitirdikten sonra Çanakkale Çan'daki ailesinin yanına dönüş yapan Sinan (Doğu Demirkol), istemeye istemeye geldiği bu taşrada kendine bir çıkış aramaktadır.

Film, Sinan'ın kasabaya girmesiyle başlar ve babası İdris'i (Murat Cemcir) daha hiç görmeden tanımaya başlarız.

Sürekli birilerinden borç alıp vermeyen, elinde kalan son parasıyla at yarışları oynayan,  iktidarsız, evde ve toplumda hiçbir saygınlığı olmayan ve ailesini küçük düşüren Öğretmen İdris, oğlu Sinan için hayal kırıklığından bir adım öteye gidememiş bir babadır.

Sinan, kasabaya girmesiyle birlikte belki de en büyük iki korkusuyla yüzleşmeye başlar. Taşraya sıkışıp zincirin bir halkası mı olacak yoksa babası gibi işe yaramaz ve iktidarsız biri mi?

Genç adamın tek çıkış yolu vardır. O da yayınlamaya çalıştığı 'Ahlat Ağacı' kitabı.

Fakat entelektüel duruşu ile kendini çevresinden üstün gören ve kitap aralarından okuduğu satırlarla başkalarını ezdiğini düşünüp asla diğerleri gibi olmayacağını düşünen Sinan için bu çıkış sadece bir hayal olarak kalıyor. Kanadı kırık kuş gibi uçmaya çalışıp her defa yere çakılıyor ve her düşüşü diğerinden daha acı oluyor.

xxxxxxxxxxx

Kitabı için sponsor arayan bu genç adam ile makam kapısını söktürdüğü için kendisiyle içi boş şekilde gurur duyan belediye başkanı arasında geçen konuşmalar, birçok siyasinin ikiyüzlülüğünü ve iktidarın toplumun sanatsal gelişimine bakışını ortaya koyar.

Buradan eli boş dönen Sinan'ın diğer yardım arayışları da boşa çıkar. Çünkü tıpkı siyasiler gibi zengin iş adamlarının da bu tür boş (!) şeylere harcayacak parası yoktur.

Sinan'ın hayatla sınavı, ailesi ve toplumla eşzamanlı olarak öfkeli bir şekilde devam eder.

Ne beğenmediği babası gibi, ne de tepeden baktığı toplum gibi olmaktır niyeti... Fakat alternatifi de bir türlü geliştiremez.

İdris'in arsızlığını, yazara riyakârca yaranmaya çalışan oğlu Sinan'da da görüyoruz. Taşradan çıkamadıkları için küçük gördüğü kasaba halkından hatta babasına nasıl katlandığını anlayamadığı annesinden bile nefret eder.

Sinan'ın doğup büyüdüğü fakat hiçbir zaman bir aidiyet sağlayamadığı memleketinden ne kadar nefret ettiğini de  "Faşist olsam bu Çan'ı komple yakardım" sözleriyle açık bir şekilde anlıyoruz.

Çünkü kendi gücüyle çıkamadığı o topraklardan, ancak burayı yakarak kurtulabileceğini düşünmektedir.

******

KPSS sınavına girebilmek için komşulardan aldığı borç paraya bile bin bir oyunla göz diken bir baba, tüm yoksulluğa rağmen çocuklarının karşısında eşini savunan, "yine olsa yine onunla evlenirdim" bir anne, riyakar iktidar sahipleri, sıkışıp kaldığı o topraklar...

Sinan'ın tek umudu çıkaracağı kitapta iken, İdris'in, herkesin mümkün değil dediği tarladaki kuyudan su çıkarabilmektedir.

******

İdris emekli olup köyünde inzivaya çekilirken, Sinan zar zor biriktirdiği para ile kitabını çıkarır ve askere gider.

Ve Sinan'ın büyük bel bağladığı o kitap yine kendisini o derin kuyuya gömer.

Kitapçıya bıraktığı kitabı bir kez bile satılmamış, asıl acı olanı ise kitabını ailesi bile okumamıştır. Tek kişi hariç...

Babasının cüzdanında sakladığı, kitabına dair haberin yer aldığı gazete kupürü, o zamana kadar hep duvarlara çarpan deli dalgalar gibi Sinan'ın da yüreğini orta yerden vurur.

Ve final sahnesindeki baba oğul arasındaki yüzleşme, kaybedişlerin, tükenişlerin, umutların-umutsuzlukların, özlemlerin hepsinin bir yağlı boya tablosu gibi resmedildiği andır.

Ceylan, kendine yakışır bir şekilde sonu biraz da izleyicilerin hayal gücüne bırakmış.  İdris'in su çıkarmaya çalıştığı kuyuda önce Sinan'ı ipte asılmış halde görüyoruz. Sonra ise kuyuyu deli gibi kazarken... Yoruma açık final, rahat bir nefes aldırmıyor izleyiciye. 

Birçok filminde olduğu gibi bunda da 'öz'den kopuşu, yabancılaşmayı, çıkışsızlığı ve bunalımları işleyen NBC, elbette artık bir sonraki filmi için meraklandırıyor...