Beslemeliğin bedeli: 'Kız Kardeşler'

Serap ÖZTÜRK 23 Eylül 2019 Pazartesi, 06:10

"Buradan gittiğimde kafam bit doluydu, üstümde yırtık pırtık kıyafetler vardı; Beni temizledi, adam etti, ben ne yaptım? Nankörlük..."

Aileleri tarafından kasabadaki zengin ailelere besleme olarak gönderilen üç kız kardeşin hikâyesini Emin Alper'in gözünden izledik.

Tepenin Ardı ve Abluka'nın ardından üçüncü filmi 'Kız Kardeşler' le de büyük hayranlık uyandıran Alper, tüm gözleri üzerine çevirdi.

Ve ben de nihayet vizyona girer girmez izleme olanağı buldum.

Yönetmen, 'Tepenin Ardı' nda ile birçok ödülün sahibi olmuş, ikinci filmi Abluka'yla,  48. SİYAD Türk Sineması Ödülleri'ne 4 dalda ödüle layık görülmüştü.

Başarısında hız kesmeyen ve izleyicileri doyurmaya devam eden Alper, üçüncü uzun metrajlı filmi 'Kız Kardeşler' le başarısını bir kez daha ispatladı; 38. İstanbul Film Festivali'nden 5 ödülle döndü: En İyi Film, En İyi Yönetmen, Altın Lale En İyi Film, En İyi Özgün Müzik Ödülü, En İyi Kadın Oyuncu Ödülü.

Film ayrıca,  Türkiye'den 'Berlin Film Festivali' ana yarışmasına seçilen ilk film oldu.

Tepenin Ardı'nda da taşranın fotoğrafını farklı bir perspektifle çizen yönetmen, son filminde de taşra- kent arasındaki uçurumu farklı bir gözle izleyicinin karşısına çıkardı.

Büyük kardeş Reyhan'ı Cemre Ebüzziya, ortanca kardeş Nurhan'ı Ece Yüksel, en küçükleri Havva'yı ise Helin Kandemir canlandırıyor.

Beslemelik, dağların tıpkı bir kapan gibi kıstırdığı bu köyden kurtuluşun yolu... Evlatlık olarak verildikleri ailede ev işlerini görüp çocukların bakımlarını üstlenen bu kızlar, söylemde o ailenin fertleri gibi görülseler de, hiçbir zaman aileye dahil olamaz, evin ihtiyaçlarını en iyi şekilde karşıladıkları sürece yalnızca orada barınma ve şanslıysa ilkokula kadar eğitim görme fırsatına sahip olabilirler.

Filmin açılış sahnesinde, besleme gittiği evden geri getirilen Havva, okuma yazma öğrenebilecek kadar eğitim görebilen şanslı kızlardan...

Nurhan da sivri dili yüzünden gittiği ailede barınamaz ve baba evine geri getirilir.

Bitli saçları, yırtık pırtık elbiseleri ve büyük umutla (!) gittiği evden hamile çıkan Reyhan da kucağında bebeğiyle o çıkışı olmayan köye geri döner.

Tekrar bir araya geldikten sonra iç hesaplaşmalarına başlayan bu üç kardeşin yine tek amacı vardır. O da gönderildikleri eve dönebilmek; ne olursa olsun bu köyden çıkmak...

Ailede sürekli şiddet gören, despot bir baba/anne tahakkümünde olan ve bu yüzden evini terk etmeyi tek çare olarak gören kız profilinden uzakta bu üç karakter...

Yine de 'kentteki sığıntılık', 'taşradaki aile yuvası'na tercih edilir. Alper, bunun gerekçesini finalde anlatıyor.

DİZGİNLENEMEYEN KADINLAR...

Dikkat çeken bir diğer nokta ise Alper bu yapımda, "ağlayan, zavallı, boynu bükük ve çaresiz" kadın portresinden çıkıp, arzularının peşinden giden, aklındakini korkmadan dile döken, başkaldıran,  dizginlenemeyen, bunun da bedelini ödeyen üç kadın koydu önümüze.

Bebeğiyle ortada kalan ve köyün 'yarım akıllı'sı Veysel'le evlendirilen Reyhan'ın dinmeyen arzuları ve özlemleri öfkeye dönüşür. Öfke Veysel'i de vurur. Zincirleme şekilde ilerleyen bu patlamalar, bir akşam ateş başında felaketle sonuçlanır.

Nurhan'ı beslemelik alan, yine o köyün içinden çıkan doktor ise burjuvaların bir temsilidir.

Geçim derdine düşen, köyden çıkıp kentte iş bulmak için yardım bekleyen Çoban Veysel'e şımarıkça, "Keşke senin yerinde olsam, dertten tasadan uzak..." diyebilecek kadar kendine ve topraklarına yabancılaşmış bir adamdır...

 "Veysel çobandır, ama Veysel her şeyden önce Veysel'dir..."

Aile birliğinin tehdit edilmemesi koşuluyla insani özelliklerini ortaya çıkarabilen, 'çuvalın çürük elması'dır o...

Her karakterin kader çizgisinin farklı yönlere evrildiği bu kasabanın hikâyesinde biraz Nuri Bilge Ceylan, biraz Abbas Kiarostami kokusu var...

Uzayan yollar, kırsalın göbeğinde beliren ağaçlar ve taşranın derin kuyuları...