'Gözünüze görünemem, göze görünmez ölüler...'

Serap ÖZTÜRK 21 Temmuz 2018 Cumartesi, 06:36

Bu ülkenin toprakları, tarihten bu yana çocuk çığlıklarıyla çatladı. Sanmayın ki sadece şimdi arttı bu acılar. Düşündünüz mü en içli şiirler, ezgiler nasıl çıktı meydana? Bağlamanın telleri, kalemin mürekkebi yetmedi acıları anlatmaya da dindirmeye de...

Bundan tam 71 yıl önce, Hiroşima'da yanmadı mı o küçük bedenler? Çığlık çığlığa koşmadılar mı oradan oraya? Ve o fotoğraflar tarihe kara bir leke olarak geçmedi mi?..

Cemaatlerin yurtlarında, cezaevlerinde onlarca çocuk pis emellere alet edilip o masum hayatlar karartılmadı mı?

Aladağ'da yurt yangınında ölen 11 çocuk...

Ereğli'de zatürreden ölen Ayaz bebek...

Bodrum'da 3 yaşında bedeni kıyıya vuran Aylan bebek...

Soma maden faciasında ölen 301 canın eşi ve çocuğu diri diri mezara gömülmedi mi?

Biz yüzyıllardır tanık olduk bu minik bedenlerin haykırışlarına. Ve ne yazık ki bugün yine geldiğimiz noktada da onlar için temiz bir dünya yaratmayı başaramadık.

Tarih hep tekerrür eder çünkü bu memlekette. Kader de değildir oysa...

Pozantı'da tecavüze uğrayan 4 çocuk devlet malına zarar verdikleri gerekçesiyle müebbetle yargılandı; 20 zanlı hakkında yapılan suç duyuruları takipsizlikle sonuçlandı. Haberi yapan gazeteci tutuklandı; görevden alınması beklenen cezaevi yönetimi ise terfi ettirildi!

Ensar Vakfı skandalının ardından bu devletin bakanı (!), olayın incelenmesi talebini, bir kere yaşanmış olması ve hizmetleriyle ön plana çıkmış bir kurumu karalamamak gerekçesi ile reddetti.

Çocuk istismarının önlenmesi için araştırma komisyonu kurulması önerisi Meclis'te reddedildi. Küçük yaştaki kız çocuklarının evlenmesinde bir engel olmadığına yönelik sapkın düşünceler ses buldu. Sünnet düğünlerinde "erkeklik!" yeniden inşa edildi, şiddete uğrayan kadınlar, garip bir şekilde suçlu (!) görüldü.

KADER Mİ?

xxxxxx

Tüm bunlar yaşanırken bir toplum olarak nasıl refleks gösterdik/gösteriyoruz?

İdam haykırışları ne kadar yerinde?

Biz hiç toplumsal suçların nedenlerine inmek gibi bir zahmette bulunuyor muyuz? Ve nedenlere inmeden, salt suçluyu cezalandırmaktan ibaret çözümlerin ne kadar doğru olduğunu düşündük mü?

Toplumun gösterdiği öfke ve refleks pek tabii yerinde. Fakat asıl suç faktörlerini göz ardı edip, suçluyu bireysel olarak ortadan kaldırmaya yeltenirsek ve ölümü/öldürmeyi kutsayacak şekilde intikam peşinde koşarsak 100 yıl sonra, Aylan, Ayaz, Leyla bebeklerin yerini başka minik bedenler alacaktır.

Pohpohladığımız, sürekli beslediğimiz erkek egemen zihniyeti olmadı mı bir sürü kadını-çocuğu canice toprağın altına gömen?

Bizden sonra gelecek kuşak bizden hesap sormaz mı sanıyorsunuz?

Camus - Koestler ikilisinin 'Ölüm Cezası Üstüne Düşünceler' adlı kitabında şu ifadeler yer alır:

"Toplama kampının, hapishaneden farklı olması kadar, idam cezası da hayattan yoksun kılınmaktan farklıdır. Kuşkusuz o işlenen cinayeti aritmetik olarak ödeten başka bir cinayettir. Ama o ölüme, ölümden de beter manevi acılar doğuran bir örgüt ve gelecek ölünün de bildiği kurallar ile önceden tasarlama eklemektedir.

Demek ki öldürme ile idam arasında tam bir eş değerlilik yoktur. Birçok yasa önceden tasarlanan suçu, salt öfkeyle işlenen suçtan çok daha ağır hükümlere bağlamıştır. Peki, ama idam cezası, hiçbir suçlunun en müthiş cinayetinin bile kabına erişemediği önceden tasarlanan suçların en başında geleni değilse nedir? Bu iki ölüm arasında bir eş değerlilik olması için idam cezasının, kurbanını müthiş bir ölümle ortadan kaldıracağını önceden bildirmiş ve o andan sonra onu aylarca işkence altında tutmuş bulunan bir caniyi cezalandırması gerekirdi. Böylesine müthiş bir caniye kişiler arasında rastlanmamaktadır..."

Toplumun neden bu kadar mide bulandırıcı hale geldiğinin nedenlerinin tespitini doğru düzlemde yapabildiğimiz takdirde çözümlere en sağlıklı şekilde inebiliriz.

xxxxxx

Çocuklara yönelik/taciz/tecavüz/cinayetlerin Doğu/Batı/kültür ayrımı tanımadığını gösteren güzel bir örnek "Atlıkarınca."

Yönetmenliğini İlksen Başarır'ın yaptığı, başrollerini Mert Fırat ve Nergis Öztürk'ün paylaştığı film, aile içindeki cinsel sömürüyü (ensest), göze sokmadan, çocuk bedenini kullanmadan ama çocukların sessiz çığlığını eti kanatırcasına anlatıyor.

Evin babasının adının Erdem, çocukların ise Sevgi ve Edip olması bilinçli bir seçim olsa gerek.

Film ölümle başlar ve yine ölümle biter. Yönetmen, filmin en başından itibaren açık ama üstü örtülü sunduğu kodlar /metaforlarla izleyicinin olay örgüsünü anlamasını sağlıyor.

Evin bahçesinde kesilen kurban, kan, kapanmayan kapılar, oyuncak at, lunapark, buzlu su, ölü köpek, konuşamayan büyük anne bize hep suçlu/suçlular hakkında ve çocukların küçücük dünyasında nasıl fırtınalar koptuğunu anlatıyor.

Yönetmenin en büyük başarısı ise çekirdek ailedeki çocukların başına gelenleri, pornografik sahneler kullanmadan anlatması ve izleyici olay örgüsüne dâhil etmesi...

Bu tür olayların sadece sosyoekonomik olarak düşük seviyedeki ailelerde yaşandığı görüşünün aksine filmde farklı bir fotoğraf görüyoruz.

Çocuklarıyla ilgili, evine bağlı, mazbut ve ekonomik olarak da düşük sayılmayacak bir gelire sahip baba, aile birliğine önem veren bankacı bir anne... Ebeveynlerin dini ve siyasi görüşü hakkında hiçbir veri bulunmuyor.

Peki, böyle bir profile sahip bir baba bunu neden yapar? Yönetmen bize babanın kişiliği hakkında birkaç önemli ipucu veriyor aslında...

Sürekli bir pislik takıntısı, dışardan gelen her şeye nefretle bakan, kendisiyle barışık olmayan, kariyerinde sürekli yükselme isteği ve başarısızlığa tahammülü olmayan bir babadır Erdem. Anne Sevil ise sevgi dolu ama çocukların ruh haline uzak, eşini sürekli alttan alan bir karakter...

Film boyunca ev içindeki umursanmayan açık kapılar, gizlenmeyen mahremiyet annenin suçluluk payını göstermesi açısından da önemli... Babanın kirliliği, annenin umursamazlığı/cahilliği nedeniyle çocuklar küçüklüklerinden itibaren ev içindeki en özel anlara dâhil olmak zorunda kalırlar.

Edip'in de Sevgi'nin de maruz kaldığı istismar, bunun karşılığında çocuklara sus payı olarak verilen oyuncak at ve müzik setinde somutlaşıyor.

Edip, utancı ve suçluluk duygusuyla atını parçalarken iç dünyasındaki nefreti yansıyor. Edip kararan çocukluğuna kardeşi Sevgi'yi de dâhil etmemek için kendince uğraşsa da faydalı olamaz. Kardeşinin odasında yatarak onu korumaya çalışır hatta aynı davranışı filmin ilerleyen sahnelerinde Sevgi'de de görüyoruz.

Filmin diğer karakteri ise felçli büyükannedir. Her şeye tanık olan fakat anlatamayan yaşlı kadın, adeta olayları izleyen fakat tepkisiz kalan toplumun somutlaşmış figürüdür.

Belki de filmin Erdem'den sonraki en önemli karakteri...

(Tesadüfen tanıştığım bir rehberlik öğretmeni, birçok çocuğun kendisine bu tür mağduriyetlerle geldiğini fakat özellikle ailelerin konunun üstünü kapatmaya çalıştığını anlatmıştı. Ve ben kanım donarak dinlemiştim.)

xxxxxx

Dışarıdan (!) gayet düzgün bir profil çizen babanın, kendi çocuklarına bunu neden yaptığına dair hiçbir emare göremeyiz.

2 yıllık film hazırlığı sürecinde emniyetin ve sosyologların görüşü alınıp, yüzlerce tez incelenmiş.

Mert Fırat filmle ilgili verdiği röportajlarda, ensest mağdurları ile özellikle görüşülmediğini belirtip, "Birinin öyküsünü değil bir meseleyi anlatmak istedik" demişti.

Ve çok önemli bir bilgi daha paylaşıyor:

"Ensestin milyonlarca nedeni olabiliyor. İktidar merakı, iktidarsızlık, eşinden nefret etme, kendini öldürmek için neden arama gibi. Tek gerçek veri bu adamların yüzde 70'inin çocukken taciz edilmiş olması. Yani bu bir kısır döngü, taciz tacizi doğuruyor. Devlete düşen görev de döngüyü kırmak."

Ve final...

Benim kefenim mor, tabutum ucuz bir günah teknesi/ Göklerinde sevgimin utanç kanları/Sevgi utancımın dibinde leşimin kalbine tükürüyor/Ter kokan mezarımda/Sapsarı bir yük kadının yüzü/Kızılca kıyamet sevginin nefret rengi/Gözleri ölgün ağlamıyor/Yüksünmüyor dahası...