"Güzel olan yıkıcıdır!"

Serap ÖZTÜRK 30 Ekim 2017 Pazartesi, 05:50

Nilüfer Belediyesi Kütüphaneleri, her yılı usta bir yazara armağan ediyor. Yazarı ve eserlerinin daha derinlemesine tanınmasını sağlayan proje çerçevesinde okumalar, atölye çalışmaları, söyleşiler ve paneller gibi etkinlikler gerçekleştiriliyor.

"Yılın yazarı" projesi ilk olarak 2013 yılında, "Kürk Mantolu Madonna" adlı romanı ile tanınan Sabahattin Ali ile başladı. 2015 yılı, arkasında sayısız eser bırakan, birçok eseri yabancı dile çevrilen Aziz Nesin'e, 2016 yılı ise birçok eseri beyaz perdeye uyarlanmış usta kalemlerden Yaşar Kemal'e armağan edildi. Nilüfer Belediyesi 2017 yılını yine değerli bir isme, Orhan Kemal'e adadı.

Akkılıç Kütüphanesi'nde, yazar ve eleştirmen A. Ömer Türkeş ile düzenlenen "Edebiyatımızda Murtazalık" adlı söyleşide hem "Orhan Kemal'in Murtaza karakteri", hem de Türk edebiyatında eleştirmenlerin durumu konuşuldu.

Orhan Kemal'in kitabına aynı adı verdiği "Murtaza" karakteri Türk edebiyat tarihine damga vurmuş nadide karakterlerden... Birçok eleştirmene, köşe yazarına konu olan Murtaza karakterinin bir Donkişot olduğunu söyler yazar! Çünkü ezberleriyle yaşayan, uzun süre uykuda yaşayan bir kahramandır (!) o...

Kendi doğrularına sıkı sıkıya bağlı fakat toplumsal gerçeklikten uzaktır...

Etrafındaki herkesle bir kavga-çatışma halinde olan Bekçi Murtaza, doğrularından zerre taviz vermez ve çevresindekilere bunları kabullendirmeye çalışır. Onun için toplum ikiye ayrılmıştır... Zengin ve fakir...  Bütün zenginler ve eğitim görmüş kişiler (üst sınıf-zengin zümre)  iyidir... Kendisi de alt tabakadan gelmiş biri olsa da sınıfsal bilinci olmadığından, öğretilmiş değerlerin kıskacı içinde yaşar gider, ta ki hayallerinin yıkıldığını görünceye kadar!.. Ve içsel bir savaş başlar Murtaza için...

****

Edebiyat ve edebiyat eleştirmenliği üzerine önemli tespitlerde bulunan Türkeş: "Osmanlı'dan itibaren felsefi düşüncenin yaygın olmaması eleştiriyi kısır bırakmış, eleştirinin profesyonel bir iş kolu haline gelememesine neden olmuştur.  Eleştirmenliğin meslek haline gelememesi, ülkemizde böyle bir iş koluna ihtiyaç olmadığını göstermektedir. Magazin ve sporda eleştiri çok önemli bir iş kolu iken edebiyatta maalesef durum aynı değil" diyerek Türkiye'de edebiyatın içinde olduğu vahim duruma da parmak bastı.

Halkın gerçek sorunlarının içine girerek bunları ortaya çıkaran, kendini topluma adamış ressamı, eleştirmeni, yazarı, yönetmeni, oyuncusunun; elit kesime hizmet edenlere nazaran nasıl bir hayat sürdüklerine de dikkat çekmek gerekir. Bazıları bırakın emeğinin karşılığını almayı, sümenaltı edilmeye çalışılan bazı gerçeklikleri en vurucu haliyle ortaya çıkardıkları için uzun yıllar cezaevi, sürgün hayatı yaşamaya mahkûm bırakıldılar... Bunlara bazı gazetecileri de eklememiz gerekir.

Gişe kaygısıyla film yapan yönetmenlerin, en çok satanlar listesinde yer alan ve içeriği itibarıyla zaman geçirmekten öteye geçmeyen kitapların yazarlarının, sözlerinin ne anlama geldiğini dahi bilmeden mevsimlik şarkı yapan şarkıcıların ideolojik hegemonyanın en tipik araçları olduğunu söylemek, Türkeş'in şu söylediklerini doğrular nitelikte:

"Güzel olan her zaman yıkıcıdır. Güzeli ve faydayı karıştırırsak kendimize ihanet ederiz. Eleştirinin olmadığı toplumlarda fayda, güzelin yerine geçmiştir. Birçok yazar veya sanatçı parasal kaygı ile okuyucu için eser ortaya çıkarıyor. Bu da toplumsal yaraların hep perde arkasında kalmasına neden oluyor. Yazar, 'biz nerede yaralıyız' sorusunu sormalı... İnsandaki yaraları fark etmeyen ya da bunu bilerek kamuya açmayan yazar toplumsal gerçekçilikten uzaktır. Türk romanı ensest, taciz, tecavüz, farklı cinsel yönelimler gibi tramvatik konuları görmezden geliyor. Yazarlar bu anlamda birçok gerçekliğe uzak durdu. Örneğin askeriyenin alanlarına giremediler."

Türkiye'de kanaat önderlerinin birer eleştiri müessesesi gibi çalıştığını söyleyen Türkeş,  çok önemli bir meseleye daha parmak basarak kaldırılan heykelleri örnek olarak gösterdi. Ahlâki olmadıkları gerekçesi ile bu gibi sanat eserlerinin kaldırılmasını sert bir dille eleştirdi ve reel bir şekilde "Neye göre ahlâklı ya da neye göre değil?" sorusunu sorarak, sanatta yeterince bilgi sahibi olunmadan karar verilebildiğin, bunun için siyasi otoritenin kendini yetkili görebildiğini belirtti.

Sanatın apayrı bir dünyası, bir toplumun gelişimindeki can damarı olduğunu, bunun da bir uzmanlık alanına girdiğini fark edemediğimiz sürece kökten çürüyen ağaçlar gibi yok olmaya mahkûm oluruz...