Hitchcock'un 'Sapık'ı ve Freud...

Serap ÖZTÜRK 12 Nisan 2020 Pazar, 06:05

Psikanalitik kuramın kurucusu Sigmund Freud'un hayranlarından...

Korku ve gerilimin efendisi...

Dünya sinemasının auter yönetmenlerinden Alfred Hitchcock'u daha yakından tanımaya ne dersiniz...

İzleyiciye çığlık attıran, içimizdeki korkularla yüzleştiren Hitchcock'un hayatında, filmlerine derinlemesine sinmiş ilginç ayrıntılar var.

1899'da Londra'da doğan yönetmen, koyu Katolik bir aileden geliyor. Çocukken anne ve babası tarafından, ruhunda derin yaralar açacak şekilde cezalandırma yöntemlerine maruz kaldı.

Beş yaşlarındayken babası onu cebine bir not koyarak karakola gönderdi. Notu okuyan görevli onu hücreye kapattı: "Yaramazlık yapan çocukların başına böyle şeyler gelebilir!"

Annesi ise zaman zaman onu tek ayaküstünde saatlerce durdurarak cezalandırırdı.

Çocukluğundaki unutamadığı o anları bir röportajında şöyle anlatıyor:

"Bir polisten korktuğuma dair belli belirsiz bir anım var. Galiba dört ya da beş yaşındaydım. Elimde bir notla, karakola gönderilmiştim. Ve ufak bir kaza yüzünden hücreye kapatılmıştım. Olayın ne olduğunu bile hatırlamıyorum. Psikiyatristler her zaman, kökeni geçmişte olan ve çocukluğunuzdan gelen bir korkunuz varsa o ana gidip o korkunuzu serbest bıraktığınızda her şeyin yoluna gireceğini söyler. Bende işe yaramadı; hâlâ polisten ve aslında her şeyden korkarım! Çok ürkeğim!.."

Yönetmenin bu cezalandırma biçimlerinden doğan korkusunun, filmlerine yansımasını gördüğünüzde etkilenmemek mümkün olmuyor.

Özellikle kadın karakterler, içindeki ilkel dürtüleri açığa çıkaran psikopat erkek profilleri...

Hitchcock, Londra Üniversitesi'nde mühendislik eğitimi alır ama sinemaya yönelir ve işe prodüktör yardımcısı olarak başlar. Mutsuz sayılabilecek çocukluğuna rağmen başarılı bir evlilik hayatı olan yönetmen, eşine olan aşkını ve hayranlığını; Amerikan Film Enstitüsü'nün verdiği Yaşam Boyu Başarı Ödülü'nü alırken "Eğer, genç ve güzel bayan Miss Reville, 53 yıl önce yaşam boyu sürecek bir kontrata imza atıp Mrs. Hitchcock olmasaydı, Mr. Alfred Hitchcock bu gece burada olamazdı" sözleriyle anlatır.

Sinemaya sessiz filmlerle başlar ve bu alanda 10 yapıma imza atar. Toplamda 84 film için kamera arkasına geçen yönetmen, hemen hemen tüm filmlerinde 5'er saniye de kamera önünde yer alır.

1939'da İngiltere'den ayrılıp Hollywood'a yerleşir; 1940 yılında İngiliz yazar Daphne du Maurier'in romanından uyarladığı Rebecca filmi ile En İyi Film Oscar Ödülü'nü alır. Şantaj filmi de İngiltere'nin ilk sesli filmi olarak kayıtlara geçti.

Arka Pencere - Rear Window (1954), Trendeki Yabancılar - Strangers on a Train (1951), Şüphenin Gölgesi - Shadow of a Doubt (1943), Rebecca (1940), Ölüm Korkusu - Vertigo (1958) Kuşlar - The Birds (1963) ve tabii ki Sapık - Psycho (1960) en bilinen yapımları arasında.

OYUNCU OLACAK KADAR DÜŞMEDİM!

Gizem biçiminin, kendisi için bir kaçış olabileceğini de söyleyen Hitchcock filmlerinde neden hep korku temasını kullanıyor?

"İnsanlar sırf neye benzediğini görmek için parmaklarını korkunun soğuk suyuna değdirmeyi severler. Bu yüzden virajlı patikalarda gezintiye çıkarlar ve çığlık atarlar. Sonra da kıkırdayarak bundan vazgeçerler.

Sonuçta hayat büyük bir gizemdir değil mi? İnsanların, haklarında hiçbir şey bilmedikleri şeyleri anlamak için gizeme ilgi duyduklarını düşünüyorum."

Oyuncuların yeteneklerine değil, izleyicinin isteklerine yönelmeyi tercih eden yönetmen, sessiz sinema geleneğini çok iyi bildiğinden bir filmin anlamını yeniden kurma konusunda oldukça ustadır.

Hitchcock'un en çarpıcı söylemlerinden biri de oyuncularını inek gibi görmesidir!

"Onlar çocuktur. Oyuncularla ilgili daimi sorun; onların egoları ile uğraşmaktır. Ama egoya sahip olmak zorundalar ve çok duyarlı olmalılar. Yoksa kendilerinden istenileni yapamazlardı. Ben hiç oyuncu olacak kadar düşmedim!"

FİLMLERİMİ NASIL İZLİYORLAR BİLMİYORUM!

SAPIK - PSYCHO

 "Kendi filmlerimden korkuyorum. Onları izleyemiyorum. İnsanlar benim filmi mi izlemeye nasıl dayanıyorlar bilmiyorum!" diyen Hitchcock'un en dehşet verici ve psikanalist açıdan birçok eleştirmene, yazar-çizere konu olmuş, dünya sinemasına damgasına vuran filmi Sapık - Psycho (1960) oldu.

Kendine özgü teknikleri ile bilinen ve sürekli yeni yöntemler denemekten çekinmeyen Hitchcock, Sapık'ta daha önce yapılmayanı yaptı ve başrol oyuncusunu filmin 40. dakikasında öldürdü.

Hitchcock, filmin devamında bir başka ana karakterle, Norman'la ilerler.

En başarılı sahnelerden biri olarak tarihe geçen meşhur "duş sahnesi" için 78 farklı kamera açısı kullanıldı. 45 saniyelik bu sahne için 52 adet kesme yapıldı.

Freud'un id, ego, süper ego, Oedipus Kompleksi öğretilerinin işlendiği film, otele müşteri olarak gelen Marien'i öldüren psikozlu otel sahibi üzerinden yürüyor.

Babasını küçük yaşta kaybeden Norman, annesinin sevgilisinin olmasına katlanamaz ve ikisini de öldürür. Ancak anneye olan aşırı sevgisinden dolayı onu öldürdüğü gerçeğini kendi zihninde ters düz eder ve annesini hastalıklı dünyasında yaşatmaya devam eder. Yani bedeninde iki kişiyi yaşatır Norman. (Oedipus Kompleksi: Erkek çocuğunda 0-6 yaş arasında ortaya çıkan anneye âşık olma durumu.)

"Bir çocuğun en yakın arkadaşı annesidir... Bir oğul asla bir sevgilinin yerine geçmez" ifadesinde de Norman'ın anne takıntısını daha iyi anlayabiliyoruz.

Slavoj Zizek, anne-oğulun yaşadığı bu evde olayların 3 aşamada gerçekleştiğini söyler: İd (Alt benlik), ego (Benlik), süper ego (Üst Benlik)

 "...Sanki bu üç aşama insanın subjektif durumunun 3 aşamasını üretiyor. Bodrum kat idi temsil eder, yani yasa dışı yönelimlerin rezervuarını... Zemin kat egoyu, birinci kat ise süper egoyu temsil eder. Norman, zemin katta normal bir evlat gibi davranır. Annenin kaldığı birinci katta ise süper egonun davranışlarını sergiler. (Merdivenlerden çıkarken davranışlarının nasıl değiştiğini görebiliriz.)"

Norman'ın annesinin cesedini, kucağında bodrum kata indirdiği anı ise Zizek şöyle okur:

"Bu durum, Norman'ın annesini kendi zihninde psişik bir aracı olarak 'süper ego'dan 'id'e yerleştirmesi gibidir. Anne otorite figürü olarak, bu esnada şikâyetlerini ve öfkesini dile getirir. Ve anne birden müstehcenleşir, 'Taze bir meyve gibi olduğumu mu düşünüyorsun?' Süper ego ahlâki bir aracı değildir; imkânsız taleplerini asla yerine getiremeyeceğimiz zaman doğal olarak bize gülen, bizimle dalga geçen ve bizi müstehcenlik aracılığıyla bombardımana tutan bir şeydir. Ona ne kadar itaat edersek, o bize kendimizi daha fazla suçlu hissettirir. Her zaman süper egonun medyumluğu içinde müstehcen deliye ait bir bölüm vardır."

Filmin dönemiyle ilgili ise dikkat çeken bir gerçeklik var ki o da sansür etkisi. Kan, çıplaklık gibi temaların görülmesinin imkânsız olduğu bir dönemde onun böyle bir film çekmesi ve kabul ettirebilmesi başarısının kanıtlarından biridir...