Tarih 8 Mart 1857… Amerika’nın New York eyaletindeki bir tekstil fabrikasında, çalışma koşullarını iyileştirmek, iş saatlerinin düşürülmesini talep etmek için grev yapan 40 bin kadın işçiden, 129’u fabrikaya kilitlendiği için içeride çıkan yangın sebebiyle yanarak can verdi. Alevlerin arasında kalan kadınların çığlığı, o günden bu yana hiçbir zaman silinemedi. 129 kadının can verdiği kayıtlara geçse de araştırmalarıma göre bu sayı tam olarak netleşmiş değil.
1910 yılına geldiğimizde ise Danimarka’nın Kopenhang kentinde düzenlenen Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı’nda Almanya Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Clara Zetkin ve Rosa Luxemburg, katledilen kadınların unutturulmaması adına 8 Mart’ın Dünya Kadınlar Günü olarak anılması önerisini sundu ve kabul edildi.
Tarihi ve çıkış noktası bir katliama ve büyük bir acıya dayanan 8 Mart, günümüzde maalesef, markaların satış yarışı yaptığı, içi boşaltıldığı bir güne dönüşmeye başlamıştır.
******
Peki, kadınlar yıllardır neyi talep ediyor?
Toplumun her alanında, eşit koşullarda yer alabilmeyi, cinsel obje olmanın dışına çıkabilmeyi, kısacası “insan” olarak görülebilmeyi isteyen kadınların talebi ne vahimdir ki artık, “ölmek istemiyoruz”a kadar indi.
Hemen her gün, ya sevgilisi, ya kocası ya da aile bireylerinden biri tarafından katledilen kadınlar, artık sadece hayatta kalabilmeyi diliyor. Geldiğimiz nokta toplumsal açıdan oldukça vahim, ilkel, korkutucu ve tehlikeli…
Öncelikle, tüm bunların erkeğin toplumun her alanında “iktidar” olma ve bunun devamlılığını sağlama arzusundan kaynaklandığı gerçeğinden yola çıktığımızda, “kadın sorunu” tanımlamasının “erkek sorunu”na evrilmesi gerektiğini kabullenmemiz gerekir.
Hastalığın kaynağına inilemediği, doğru tanımlama ve teşhis konulamadığı sürece, iyileşmeyi beklemek gerçekçi bir yaklaşım olmayacaktır.
Sorunun kaynağının çürümüş “erk” zihniyeti olduğunu bilinçlere yerleştirip, çözüme giderken buradan başlanması gerektiğini bilmemiz gerekir.
Toplumsal rollerin bizim adımıza bize biçildiğini, cinsel bir obje, salt duygusal bir varlık olmadığımızı önce biz kadınların kabullenip; sonrasında bunlara her fırsatta hayır diyebildiğimizde kurtuluşun önü açılmış olacaktır.
Unutmayalım ki tarihte hiçbir hak, mücadele verilmeden elde edilebilmiş değildir.
Kazanmamız gereken tüm haklarımız, direniş göstermeden alınamayacaktır.
Çünkü bu haklar, birilerinin bize vereceği bir “lütuf” asla olmayacaktır.
