Şiddet sarmalı: Otomatik Portakal

Serap ÖZTÜRK 15 Mayıs 2020 Cuma, 04:04

Suçun kaynağı, suça denk gelecek cezalar, suçlunun rehabilitesi, suçun en aza indirilmesi için gereken çalışmalar; yüzyıllar boyunca insanlığın en fazla baş ağrıttığı konular arasında yer almış, doğal olarak edebiyat/sinemaya da sağlam bir içerik oluşturmuştur.

Victor Hugo'nun Sefiller'i, Dostoyevski'nin Suç ve Ceza'sı, Oliver Stone'un Katil Doğanlar'ı, Stephen King'in Yeşil Yol'u bu temalara birkaç örnektir.

Adalet ve vicdanı sorgulatarak, zihinlerdeki kalıpların yıkılıp, yeni bir yol açılmasına imkân veren bu eserler, sistematik fikirlerin gücünün kırılmasında etkili olmuştur.

Suçlunun rehabilitesinde cezaevlerinin ne kadar ve ne şekilde etkili olduğunu aktaran bu yapıtlardan biri de Stanley Kubrick'in, Anthony Burgess'in aynı adlı romanından uyarladığı Otomatik Portakal filmidir.

Kitabın adı İngiliz argosundan gelir: Uqueer as as clockwork orange. Bu deyiş, 'Olabilecek en yüksek derecede gariplikleri barındıran kişi' anlamına gelir.

Distopik bir dünyayı anlatan hikâyenin başkahramanı şiddete tutkulu olan çete lideri Alex'tir (Malcolm McDowell).

Yönetmen, daha filmin en başında çetenin bir alt geçitte evsiz yaşlı bir adama acımasızca saldırdığını göstererek, filmin gidişatını da açık açık gösterir. Grubun saldırıları nedensiz ve sırf zevk için görünse de bu olaylar aslında modern dünyanın bir parçası olan saldırganlığını ve çürümüşlüğünü resmetmektedir.

Alex ve arkadaşlarının darp ettiği evsiz adamın, "Kokuşmuş bir dünya çünkü artık kanun ve düzen kalmadı. Kokuşmuş çünkü sizin gibilerin yaşlılara saldırmasına izin veriliyor" şeklindeki sözleri de bu modern dünyadaki bireylerin güvencesizliğini, acizliğini anlatıyor. 'Büyük balık, küçük balığı yer!'

Çetenin sonraki durağı bir yazarın evi olur. Adamı dövüp eşine de tecavüz ederler. Tüm bunlar devam ederken çete içinde de bir güç savaşı olduğunu görürüz. Çünkü grupta da bir eşitsizlik, 'iktidar Alex'in diğerlerini baskı altına aldığı bir yapı vardır.

Liderliği kabul görülmeyen Alex, arkadaşları tarafından tuzağa düşürülür ve polis tarafından yakalanır.

Bundan sonraki kısmı filmin ikinci perdesidir. Toplumda kendini iktidar görerek korku yaratan Alex, bu defa şiddeti cezaevinde "devletin iktidarından" kendisi görmeye başlar. Sadece özneler ve nesneler değişmiştir.

Cezaevinde iki yıl geçiren Alex, iyileştiğini göstermeye çalışır; bunun için İncil'i de okumaya başlar. Tek derdi en kısa sürede buradan çıkmak olan Alex için değişen bir şey yoktur çünkü kutsal kitabı okurken bile aklında tek şey vardır: İsa'yı kamçılamak!..

Burada da yönetmen, siyasal ve sosyal yöntemler kadar dini yöntemlerin de aslında tedavide belirleyici olmadığını göstermeye çalışmış.

Alex, hükümetin suçluları iyileştirmek için ilk kez deneyeceği bir tedavi yöntemine dâhil olur: Ludovico (Nefret ya da iğrenme terapisi)

Hastaya bir olayın kötü ve zararlı olduğunu kabul ettirmek için o olayı çağrıştıran deneyimler yaşatılırken, hastaya acı çektirecek ya da onun psikolojisini bozacak ilaçlar verilir. Alex'e de bu şiddet eğilimini yok etmek, onu bundan tiksindirmek için, şiddet içeren sahneler seyrettirilir. Göz kapakları da istese dahi kapayamayacak şekilde aparatlarla sabitlenir. (Bu sahneleri çekerken Malcolm McDowell'in korneasında yırtılmalar olmuş ve sahne olabildiği kadar kısa sürede bitirilmiş.) Bu yöntem bir nevi tecavüzcülerin hadım edilmesine benziyor.

Bundan sonrası da üçüncü perde...

Alex, tedavi bitiminde gerçekten de şiddetle karşılaştığında ya da kendisi bunu göstermeye çalıştığında tiksinti hisseder. İstese de zorbaca davranışlarda bulunamaz.

Buraya kadar her şey yolunda gibi görünse de bu tedavi yöntemi onun savunma mekanizmasını da yok etmiştir. Vahşi Alex, ezik büzük bir karakter haline gelir.

Cezaevine girmeden önce zarar verdiği kim varsa hepsi tek tek Alex'in karşısına çıkar, aynı şekilde ondan intikam alır. Şiddet, döngü halinde devam eder.

Gücü tükenen Alex, intihar eder ve ciddi şekilde yaralanır. Tedavi yöntemi tam bir fiyaskoyla sonuçlanır.

Tabii bunun kamuoyuna yansımasından korkan ve hemen harekete geçen bakanlık basına çok farklı bir fotoğraf verir. Alex, devletin elinde adeta bir hamura dönmüştür artık!

"Sokak çocuğu ulus için bir ikilemdir. Ama aynı zamanda da bir hastalık. İyileştirilmesi gereken bir hastalık. Nasıl? Işıkla..." (Sefiller- İşte Paris İşte İnsan)