Yasaklı yazarın eseri Bursa'da sahneye taşındı!

Serap ÖZTÜRK 24 Aralık 2018 Pazartesi, 06:00

"Ömrüm bir oduna benziyor, ocaktan düşen bir oduna: Öteki odunların ateşinde kavrulmuş, kömürleşmiş ama ne yanmış ne olduğu gibi kalmış bir oduna benziyor. Fakat diğerlerinin dumanından, soluğundan boğulmuş..."

Kör Baykuş adlı romanıyla ün salan İranlı yazar Sadık Hidayet, Modern İran edebiyatının temsilcilerinden biri olarak kabul edilir.

Yazarın romanından uyarlanan aynı adlı oyun Bursa'da MYART'ın prodüktörlüğünde sahnelendi. Sermet Yeşil tek kişilik gösterisinde oldukça etkileyici performansı ile izleyiciden tam not aldı.

Dinsel ögeleri, hayatın içindeki çelişkileri ve boşlukları, varoluşsal nedenler gibi konuları irdeleyen oyunun, Bursa'da son dönemde sahnelenen oyunlar içinde en sertlerinden biri olduğunu ve şaşırdığımı söyleyebilirim. Cesaretle yazılmış ve oynanmış...

****

Yasaklı bir isimdir o...

Kör Baykuş ve Hacı Ağa adlı romanları 2005 yılında düzenlenen 18. Uluslararası Tahran Kitap Fuarı'nda yasaklandı, Kasım 2006 itibarıyla da tüm eserleri İran'da yasaklı hale geldi.

Ömrü boyunca yaşam ve ölümle derin bir derdi olan yazar, eserinde de hayatın anlamını acımasızca sorgular, ölüme sürekli kucak açan ruh haliyle örer satırlarını tek tek...

Varoluşsal içsel savaşının yanında ülkesinde gördüğü sosyopolitik problemlere de kafa yorar.

Eserlerinde monarşiye ve ruhban sınıfının İran halkının körleşmesine, bu körleşmenin de ülkedeki temel sorunlara yol açtığını savunur ve bunu anlatmaya çalışır.

Bozorg Alevi, Kör Baykuş'u, "sessizce katlanılan bir acının ifadesi" olarak tanımlar.

Kendini bulmaya çalışan, kendisiyle ve toplumla, ülkenin idari biçimiyle hep derdi olan bir şahsiyettir o. Ki belki de eseri bundan dolayı döneminin başyapıtı olarak kabul edilir.

Ander Breton: Başyapıt diye bir şey varsa o da budur.

Philippe Soupault: Yirminci yüzyılın imgesel edebiyatında bir başyapıt.

***

Afyon tutkusuyla da bilinen yazar, birkaç defa intihar girişiminde bulunur. İlk girişimini 25 yaşında kendini Paris'teki Marne Nehri'ne atarak yapar ancak başarılı olamaz. Köprünün altında oturan bir çift onu görür ve kurtarır.

Ülkedeki siyasi baskının etkisi ile Hindistan'a gider. İşte yazar, efsane olarak nitelendirilen ilk romanı 'Kör Baykuş'u burada yazar.

Sürekli ölüm düşüncesi ile yaşayan yazar amacına ulaşır ve 1951'de kendini gazla zehirleyerek yaşamına son verir.

Hidayetoğlu'nun ölümünü yirmi beş yıllık arkadaşı Bozorg Alevi şöyle anlatır: "Paris'te günlerce, havagazlı bir aρartman aradı, Championnet caddesinde buldu aradığını. 9 Nisan 1951 günü dairesine kaρandı ve bütün delikleri tıkadıktan sonra gaz musluğunu açtı. Ertesi gün ziyaretine gelen bir dostu, onu mutfakta yerde yatar buldu. Tertemiz giyinmiş, güzelce tıraş olmuştu ve cebinde parası vardı. Yakılmış müsveddelerin kalıntıları, yanı başında yerde duruyordu."

Hidayet, ölümünden kısa bir süre önce şöyle bir hikâye taslağı kaleme alır.

Annesi, 'salgı salamaz ol!' diye beddua eder yavru örümceğe. Küçük örümcek ağ yapamayınca ölüme kurban gider...

İlginçtir ki yazar, Avrupa'nın en meşhur mezarlığı olan Yılmaz Güney'in de yattığı Pere Lachaise mezarlığına gömülür.

***

Kendini bir türlü ait hissedemediği bu dünya ve içindeki tek tipleşmiş topluluğa yabancıdır:

"Ayaktakımı arasında rahat, umursamaz geçiyordum. Onları görmeye ihtiyacım yoktu, biri ötekinin kopyasıydı. Hepsi bir ağız, ağza asılı bir avuç bağırsaktan oluşuyor, cinsel organlarında bitiyorlardı."

"Hayat tecrübelerimle şu yargıya vardım ki başkalarıyla benim aramda korkunç bir uçurum var, anladım. Elden geldiğince susmam gerek, elden geldiğince düşüncelerimi kendime saklamalıyım."

Hayattan umduğunu bulamayan yazarın ölümden sonraki hayata dair korkuları ve çıkmazları ise şu satırlarla yazıya dökülür:

"Tek tesellim ölümden sonra hiçlik ümidiydi. Orada tekrar yaşamak düşüncesi içime korku salıyor, beni hasta ediyordu. Ben ki henüz yaşadığım dünyaya bile alışamamışım. Bir başka dünya neyime yarardı..."

"Yalnız ölüm yalan söylemez. Ölümün varlığı bütün vehim ve hayalleri yok eder."

***

"Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzzam gibi yavaş yavaş yiyen, kemiren yaralar...''

Kaç kişi kendisini gerçekten tanır ve bunun için bir çaba gösterir. Kaç kişi okları önce kendine çevirir ve içsel bir savaş verir diğerlerini yargılamadan önce!

"Lakin tek korkum, yarın ölebilirim kendimi tanıyamadan..."

"... Ve şimdi yazmaya karar vermişsem, bunun tek nedeni, kendimi gölgeme tanıtmak isteğidir."

"Bazen tavana bakarak tabutunda sıkışmış olduğunu düşünen bir adam gibiyim, bazen kapının arkasına konulmuş fıstık yeşili elbiseli bir plastik manken. Kendimi görüyorum bazen yollarda, yorgunluktan bayılmak üzere aylak bir köpek; bazen ölümle dalga geçen, mezarının başında bekleyen bir ölü."

"Yazıyorsam, yazmak ihtiyacı beni zorluyor da ondan. Mecburen, düşüncelerimi hayali bir varlığa, gölgeme bildirmek baskısını çok, pek çok hissediyorum. O uğursuz gölge lamba ışığında duvardan eğiliyor, yazdıklarımı dikkatle okuyor, oburca yutuyor sanki. Bu gölge, besbelli, benden daha iyi anlıyor onları! Fakat ben yalnız gölgemle konuşabilirim. Beni konuşmaya o zorladı, yalnız o anlar, kavrar şüphesiz..."