Yılın sonuna yaklaşırken aralık, insana hem bir durak hem bir ayna sunar. Hayatın akışı içinde çoğu zaman yürürüz; nereye gittiğimizi, neyi taşıdığımızı, neyi kaybettiğimizi bilmeden… Şirketlerin yıl sonunda çıkardıkları bilanço gibi, insanın da kendi iç bilançosunu yapması gerekir.
Aralık, adının taşıdığı o “ara hâliyle”, durmayı, bakmayı ve tartmayı fısıldayan sessiz bir eşiğe dönüşür. Biz de bu durakta kendi yolculuğumuza bakıyoruz. Evet–hayır patikasıyla başlayan, görme–duyma ayrımıyla derinleşen yürüyüşümüz, şimdi anlamın — hakikatin — kapısına ulaşmış durumda.
Hayat, verdiğimiz her kararla bizi ya kendimize yaklaştırır ya da uzaklaştırır. Bu patikalardan dağlara uzanan o uzun yürüyüş, en sonunda Hira’nın kapısında belirir.
Ve burada, gecenin en koyu yerinde, en uzun sessizlikte… Karanlık, karanlıktan daha karanlık iken, nefes bile yankı yaparken her şey durur; işte tam o an, hakikat kapıyı çalar.
Hira’nın içi görünmezliğin derin bir kuyusu gibidir. Bu karanlık, gözün ve kulağın hükmünü kaldırır; fakat kalbin en ince yerini açar.
Sanki kâinat, olacak olanı beklemek için nefesini tutmuştur.
Sessizlik yoğunlaşır; ses değil, sessizliğin kendisi büyür. Bir an hiçbir şey olmaz; zaman karanlığın içinde asılı kalır. Karanlık sanki göğsüne bastırır, nefesi içerden geri iter. O an, dağın bile nefesini tuttuğu hissedilir. Gecenin dokusu gerilir; görünmeyen bir şey yaklaşır ama henüz ortaya çıkmaz. Sanki hakikat, perde arkasında son bir sessizlik daha ister.
Sonra bir an gelir; zamanın yüzeyi çatlar. Eşyanın kalbi hızlanır.
Karanlığın içinden ince bir ışık zamanın çatlağından içeri sızar;
o ışıktan, fark edilmeyen bir sesle yeryüzüne iner.
Yeryüzüne inen sesi bir kişi duyar ve herkese duyurur…
Oku.
“Yaratan Rabbinin adıyla oku. O, insanı bir alaktan yarattı.
Oku; kalemle öğreten, insana bilmediğini bildiren Rabbin sonsuz kerem sahibidir.” (Alak 1–5)
Söz ağırlaşır, gökyüzü durur; dağın damarlarına işleyen bu ses, insanı kökünden sarsar. Evren, an-da kendini yeniden kuruyor gibidir.
Oku — kendini.
Oku — kaderini.
Oku — varlığı.
Oku — seni var edeni.
Belki de insan, önce kendisini okumaya davet edilmiştir: Alaktan ergen bir insana uzanan yolculuğunu; içindeki karanlık ve ışığın katmanlarını; yazgısının sessiz desenlerini…
Belki de evrendeki her şey okumaya çağrılmıştır: Bir taş, bir yüz, bir nefes, bir ayrılık, bir kuark, bir atom, bir galaksi…
Çünkü “oku”, yalnızca bilgi edinmek değildir; varlığı anlamaktır.
An-lamı yaşamaktır. Yaşamı sorumluluğa dönüştürmektir.
Hakikat insanı uzaklara değil,
hayatın tam ortasına — her ana, her nefese — çağırır.
Ama bu kez yürüyüşümüzde bir fark vardır: Bilgi. Bilgi olmadan eylem, karanlıkta yürümektir.
Ioanna Kuçuradi’nin dediği gibi: Bilgiden yoksun eylem, iyi niyet taşısa bile tesadüfe bırakılmıştır.
Kant’ın yalnızca iyi niyete yaslanan ahlakı eksik kalır; çünkü iyi olanı istemek yetmez, iyi olanın ne olduğunu bilmek ve gereğini yapmak gerekir.
Camus, Veba’da şunu hatırlatır: “Dünyadaki kötülüklerin çoğu bilmemekten gelir.”
Sokrates’in erdem anlayışı da bu gerçeği tamamlar: Erdem, bilgidir.
Bütün bu düşünceler zihni bir anda doldursa da, insan yine kendini hayatın ortasında cevap arayan bir yolcu gibi hisseder.
Ve insan burada kısa bir durak verir; düşünür ve anlar: Bilgi, ancak yaşama değdiğinde hakikate dönüşür.
Böylece vahyin ilk sözü “Oku”, yalnızca okumayı değil; bilginin eylemle birleştiği bir hakikat yürüyüşünü başlatır. Hakikatin kapısına vardık, fakat kapıyı aralamak için bir şey daha gerekiyor: İnsanın kendi çağındaki karanlığı nereye taşıdığını görmek…
Bir sonraki yazıda, ararken belki de en çok kendimizi neden görmediğimizi, çağımızın gürültüsünde hakikatin sesinin nasıl susturulduğunu ve modern insanın “iç cehalet”le nasıl yüzleşebileceğini konuşacağız.