Rahmet aylarının eşiğinde, etik ve hakikat yolculuğunu Hz. Muhammed üzerinden yeniden düşünmek gerekir. Onun “âlemlere rahmet” oluşu, soyut bir merhamet söylemi değil; hak ile kurulan, adaletle ayakta duran bir düzenin adıdır.
Kur’an’da bu düzen açıkça tarif edilir:
“Resûlüm! Eğer hüküm verirsen, aralarında adaletle hüküm ver. Şüphesiz Allah, adaletli davrananları sever.”
(Mâide, 42)
“Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emreder…”
(Nisâ, 58)
Bu çağrı, insanı bir araç değil; başlı başına bir değer olarak konumlandırır. Yetimin, kadının, yoksulun ve ezilenin yanında duran bu anlayış, gücü sorumluluğa; imkânı paylaşıma dönüştürür. Böylece adalet, belirli bir topluma ait olmaktan çıkar; insanlığın tamamını kuşatan bir rahmet ufkuna dönüşür.
Bu rahmet, insanla sınırlı kalmaz. Hayvanı, bitkiyi ve bütün varlığı içine alan bir ahlâk çemberi kurar. Kadın haklarını emanet bilen, çocuklar arasında ayrımı zulüm sayan; israfı yasaklayan, hayvana eziyeti engelleyen bu hassasiyet, merhameti soyut bir duygu olmaktan çıkarır. Öyle ki yarın kıyametin kopacağı bilinse dahi, eldeki son fidanın dikilmesini bir sorumluluk olarak yükler; serveti gösterişten arındırıp ihtiyaç sahibine yönlendirir.
Buradaki adalet, dışarıdan dayatılan bir kural değil; varlığın kendi değerinden doğan bir ölçüdür. Canlı–cansız ayrımı gözetmeksizin her varlık, bu ölçü içinde hakikatin ve sorumluluğun konusu hâline gelir.
Bu noktadan sonra hakikat, yalnızca düşüncede kalan bir ideal olmaktan çıkar. Yaşamın içine yerleşir; eylemle görünür olur. İnsan, her anıyla hakikate tanıklık eder ve onun hesabını üstlenir.
Bu anlayış, bireysel vicdanlarla sınırlı bırakılmamış; devlet eliyle korunması gereken bir düzen hâline getirilmiştir. Adalet artık keyfî bir güç değildir. Yetki, bir ayrıcalık değil; emanet edilmiş ve hesabı sorulacak bir sorumluluktur.
İşte bu yaklaşım, varlık haklarının varlığın kendisinden doğduğunu söyleyen hakikatin tarih içindeki en canlı tezahürüdür.
Bu noktada siyaset felsefesinin klasik ideallerine dönmek kaçınılmazdır. Platon’un filozof-yönetici tasavvuru, bilginin iktidarla buluşmasını hedefler; ancak bu bilgi, akla dayalı bir idealdir. Hz. Muhammed’in liderliğinde ise bilgi, vahye dayalı bir hakikatle birleşir ve tarih içinde yaşanmış bir adalet düzeni olarak vücut bulur.
Bu yönüyle Hz. Muhammed, yalnızca bir peygamber ya da siyasal önder değildir. O, ideal devlet fikrinin tarih içinde sahici bir karşılık bulduğu örnektir. Liderlik, onun örnekliğinde salt güç kullanımıyla değil; bilgi ve değerle kurulan bir sorumluluk bilinciyle anlam kazanır. Bu nedenle onun rehberliği, yalnızca bir çağın ya da bir coğrafyanın değil; bütün varlığın ufkunu aydınlatan evrensel bir ölçüye dönüşür.
Bu ufukta rahmet, insanla başlar fakat orada kalmaz. Bütün varlığı kuşatan bir ahlâk düzenine dönüşür. Varlık, tüketilecek bir nesne değil; korunması gereken bir emanet olarak görülür. Zulüm bu nedenle reddedilir; israf bu nedenle yasaklanır. İnsanla birlikte bütün varlık, değer alanına dâhil edilir ve emanet bilinciyle koruma altına alınır.
Veda Hutbesi’nde adalet ve hak, bir emanet olarak söze bırakılır; tanıklıkla mühürlenir. Aradan geçen onca zamana rağmen bizler, bugün hâlâ bu rahmete ve onun yüklediği sorumluluğa şahitlik ederiz.
Bu yazı dizisi boyunca adı anılan her mısrada, bütün peygamberlere salât ve selâm ederiz.
Ve söz, burada susar.
“…Sustu arşın sesi,
Durdu develerin üstünde güneş,
Hurmalar bir vâdiden bir vâdiye gidip geldiler
Ve durdu yaprakları.
Dört kitap durdu ve dinledi:
‘Şahit ol Ya Rab!’
Sesi kaldı yalnız ortada;
Onlar da sofrada,
Bizim gibi şahit oldular…” — Sezai Karakoç, Hızırla Kırk Saat
Formun Üstü
Formun Altı