Geçen hafta Aristoteles'in mutluluğu gelip geçen hazlardan ayırarak "ruhun erdeme uygun etkinliği" diye tanımladığını konuşmuş, ruh kavramı üzerinde durmuştuk. Bu hafta ise mutluluk anlayışının ikinci ayağı olan erdem üzerine konuşacağız.
Ruh, insandaki bütün imkânların gerçekleşmesini sağlayan ilkedir.
Peki insan, sahip olduğu bu potansiyeli nasıl hayata geçirir?
Aristoteles'e göre bunun iki yolu vardır: karakter erdemleri ve düşünsel erdemler.
Karakter erdemi, doğru davranışın zamanla alışkanlığa dönüşmesidir. Cesaret de adalet de tek bir davranışla kazanılmaz. İnsan doğru seçimleri tekrar ettikçe bunlar karakterinin ayrılmaz bir parçası hâline gelir. Aristoteles'in söylediği gibi, "Bir kırlangıçla yaz gelmez." Tek bir doğru davranış da insanı erdemli kılmaz. Erdem, uzun bir hayat boyunca sürdürülen doğru seçimlerle kök salar ve insanın ikinci tabiatına dönüşür. Aristoteles bunu, eylemlerimizde aşırılık ile eksiklik arasında doğru dengeyi öğütleyen meşhur "altın orta" ilkesiyle açıklar.
Bunu yine geçen yazımızın sevimli kahramanı baybi grayder üzerinden düşünelim.
Kayalık bir arazide son sürat ilerleyen baybi grayder ölçüyü kaçırır; sonunda hem yolu bozar hem de kendini yıpratır. En küçük engelde motorunu durdurup geri çekildiğinde ise yol açılamaz. Doğru olan; zemini tanımak, motorunun gücünü bilmek ve tam gerektiği kadar ilerlemektir.
İşte karakter erdemi de insanın kendi hayatında göstereceği bu ölçülü ilerleyiştir.
Aristoteles'e göre karakter erdemlerinin en önemlisi adalettir. Çünkü adalet, insanın hem kendisine hem de başkalarına karşı hakkaniyetle davranmasını sağlar.
Burada ince ama önemli bir nokta vardır.
Adalet, aklın rehberliğinde alışkanlığa dönüşmüş bir yaşama biçimidir. İnsan doğru olanı artık hesap yaparak ya da bir karşılık bekleyerek seçmez. Doğru davranış, hem kendi ruhunun dengesini korumanın hem de parçası olduğu toplumun ortak iyiliğine katkı sunmanın doğal yolu hâline gelir.
Karakter erdemlerinin yanında Aristoteles, eğitim ve deneyimle gelişen düşünsel erdemlerden de söz eder. Bunlar bilimsel bilgi (episteme), zanaat ve sanat bilgisi (tekhne), pratik bilgelik (phronesis), teorik bilgelik (sophia) ve ilkeleri kavrayan akıl (nous)’dır. Mutluluk anlayışında ise özellikle iki tanesi öne çıkar: pratik bilgelik ile teorik bilgelik.
Pratik bilgelik, hayatın içinde deneyimle olgunlaşan bir ustalıktır. İnsan, öğrendiğini uyguladıkça yalnızca işini geliştirmez; değişen şartlar karşısında en isabetli kararı verebilme yeteneği de kazanır.
Tedavisini hastasının durumuna göre şekillendiren bir doktoru düşünelim. Ya da projesini arazinin şartlarına göre yeniden yorumlayan bir mimarı... Kriz anında toplumun nabzını doğru okuyabilen bir siyasetçiyi...
Hiçbiri yalnızca kitap bilgisinin gücüyle hareket etmez. Deneyim, bilgiyi olgunlaştırır.
Teorik bilgelik ise insanın hakikati ve varlığın temel ilkelerini kavramaya yönelen en yüksek düşünme biçimidir. Aristoteles, insanı en yüksek mutluluğa ulaştıran yaşamın merkezine bu bilgeliği yerleştirir. Ancak bu konu, bir sonraki yazımızda ele alacağımız düşünsel yaşamın (theoria) temelini oluşturduğu için şimdilik bu kadarını söylemekle yetinelim.
Hiç kimse tek başına erdemli bir insan hâline gelemez. Issız bir adada ya da dört duvar arasında yaşayan biri ne cömertliği öğrenebilir ne de adaleti yaşayabilir. Cömertlik paylaşacak birini, adalet ise birlikte yaşanacak bir toplumu gerektirir. İnsan, başkalarıyla kurduğu ilişkiler içinde olgunlaşır; paylaşmayı, uzlaşmayı ve sorumluluk üstlenmeyi öğrenir. Siyasal yaşamın mutluluğa katkısı da tam burada ortaya çıkar.
Bu yüzden polis, Aristoteles için yalnızca bir yönetim biçimi değildir. Erdemlerin öğrenildiği, karakterin biçimlendiği ve ortak iyinin inşa edildiği bir hayat alanıdır.
Tam da burada dikkat çekici bir durumla karşılaşırız.
Aristoteles, Makedonyalı Büyük İskender'in hocasıydı. Dünyanın dört bir yanına yayılan büyük bir imparatorluğun yükselişine tanıklık etti. Buna rağmen mutluluğu devasa bir imparatorlukta aramadı. Yüz yüze ilişkilerin kurulabildiği, insanların birbirini tanıyabildiği şehir devletini esas almayı sürdürdü.
Çünkü Aristoteles için asıl mesele devletin büyüklüğü değil, ölçüsüdür.
Nasıl ki karakterde erdem aşırılık ile eksiklik arasındaki dengede ortaya çıkıyorsa, siyasal yaşamda da mutluluk ölçülü bir düzen içinde filizlenir. İyi devlet, yurttaşlarının karakterini geliştirebilen devlettir. Adaletin, dostluğun ve ölçülülüğün yeşereceği zemini hazırlar. Çünkü iyi yurttaş kendiliğinden yetişmez; eğitimle, gelenekle ve birlikte yaşamanın kazandırdığı alışkanlıklarla olgunlaşır.
İnsanın karakterinde geçerli olan bu ölçü ilkesi, toplum düzeninde de karşılığını bulur. Bu nedenle Aristoteles, orta sınıfı devletin en sağlam dayanağı olarak görür. Aşırı zenginlik çoğu zaman kibri, aşırı yoksulluk ise umutsuzluğu besler. Orta sınıf, ölçülülüğe daha yakın olduğu için uzlaşmayı, adaleti ve ortak yaşamı güçlendirir. Böylece erdemli bir siyasal düzenin de en sağlam zemini oluşur.
Fakat insan burada da durmaz.
Bir sonraki yazımızda, mutluluğa götüren üçüncü yaşam biçimini ve Aristoteles'in mutluluk tanımındaki son halkayı, yani etkinlik kavramını birlikte ele alacağız. Aristoteles'in düşünsel yaşamı (theoria) niçin insan hayatının en yetkin biçimi olarak gördüğünü, hakikatin temaşasının insana nasıl bir mutluluk sunduğunu ve mutluluğun neden gelip geçen bir duygu yerine hayatın tamamına yayılan sürekli bir etkinlik olduğunu birlikte inceleyeceğiz.