İnsan garip bir varlık. Sanki önünde sonsuz bir zaman varmış gibi davranıyor. Sevinçlerini erteliyor, hayallerini erteliyor, sevdiklerine söyleyeceği sözleri erteliyor. En çok da yaşamayı erteliyor.
“Bir gün yaparım” diyoruz. Bir gün o elbiseyi giyeceğiz. Bir gün o yolculuğa çıkacağız. Bir gün dostlarımızı arayacağız. Bir gün özür dileyeceğiz, teşekkür edeceğiz, sarılacağız. Oysa hayatın bize verdiği tek garanti, içinde bulunduğumuz andır.
Dolabın en güzel köşesinde duran kıyafetler yıllarca özel bir günü bekler. Sonra fark ederiz ki beklenen o özel gün hiç gelmemiştir. Salonun en güzel koltuğu misafirlere ayrılır, en değerli tabaklar vitrinlerde saklanır. Ama zaman geçer, yıllar akar ve hayat, kullanılmadan bekletilen eşyalar gibi elimizin arasından kayıp gider.
Aslında mesele eşya değildir. Mesele yaşamın kendisidir.
Bir telefon açmayı erteleriz. Bir dostun sesini duymayı, bir akrabanın gönlünü almayı, sevdiğimiz insanlara onları ne kadar sevdiğimizi söylemeyi erteleriz. Sonra bir gün, o fırsatın elimizden sessizce kayıp gittiğini görürüz.
Hayat, yarına bırakılacak kadar uzun değildir. Çünkü yarın bir söz değildir; sadece bir ihtimaldir. Gerçek olan bugün, hatta şu andır.
Bu yüzden bırakın öfkenizi. Küskünlüklerinizi taşıyarak ömür tüketmeyin. Gitmek istediğiniz yere gidin. Görmek istediğiniz insanı görün. Söylemek istediğiniz sözü söyleyin. Sevdiklerinize sarılın. Kendinize de yaşamayı çok görmeyin.
Çünkü hayat, takvimlerde duran yıllar değil; şu an akıp giden dakikalardır.
Ve hayatın en sevmediği şey, “sonra”dır.