Bir gün dünyanın bütün liderleri aynı masanın etrafında toplansa… Haritalar açılsa… Sınırlar yeniden çizilse… Orduların gücü, ekonomilerin büyüklüğü, teknolojinin ulaştığı son nokta saatlerce konuşulsa… Tam o sırada içeriye küçük bir çocuk girse… Hiçbir şey söylemeden yalnızca şu soruyu sorsa:
“Ben neden korkarak büyüdüm?”
O anda bütün konuşmalar anlamını yitirirdi. Çünkü bazen tek bir çocuğun sessizliği, dünyanın en yüksek sesli nutuklarından daha güçlüdür. Savaşların tarihi çok eskidir. İnsanlık, yüzyıllardır zaferleri kaydetti. Komutanların isimlerini ezberledi. Antlaşmaları arşivledi. Kazananları yazdı. Kaybedenleri yazdı. Ama çoğu zaman gözden kaçırdığı bir gerçek vardı.
Savaşların gerçek mağlubu hiçbir zaman ordular olmadı. Onlar çocuklardı. Çünkü yetişkinler savaşı anlatabilir. Çocuklar ise yalnızca yaşar. Bir yetişkin, yaşadığı acıyı kelimelere dökebilir. Bir çocuk ise çoğu zaman sessizleşir. İçine kapanır. Gece uyurken irkilir. Yüksek bir ses duyduğunda kalbi hızla çarpar. Bir kapının sert kapanışı bile ona başka bir günü hatırlatabilir.
İşte savaşın en görünmeyen yıkımı budur. Yıkılan yalnızca şehirler değildir. Yıkılan, güven duygusudur. Oysa insan, güven içinde büyüyen bir varlıktır. Bir çocuğun dünyası oldukça basittir. Sabah annesinin sesi… Babasının eli… Okul yolundaki arkadaşları… Mahallede oynadığı oyun… Akşam eve döndüğünde yanan bir ışık…
Biz yetişkinler bunlara sıradan ayrıntılar deriz. Çocuk ise bunlara hayat der. Savaş da bu hayatı elinden alır. Bir oyuncağın yerini siren sesleri aldığında… Okul bahçesinin yerini enkazlar doldurduğunda… Gökyüzü uçurtmalar yerine dumanla kaplandığında… Kaybedilen yalnızca bugün değildir.
Gelecektir.
Çünkü çocukluk yalnızca yaşanan bir dönem değildir. İnsan karakterinin kurulduğu temel odadır. O odanın duvarlarına korku işlendiğinde, yıllar sonra bile izleri tamamen silinmeyebilir.
İşte bu nedenle savaşlar, yalnızca bugünün değil, yarının da meselesidir. Toplumlar sadece yollarla, köprülerle ve binalarla ayakta durmaz.
Onları görünmeyen bağlar bir arada tutar. Güven… Merhamet… Adalet… Birbirine inanabilme duygusu…
İnsanlar aynı geleceği paylaşabileceklerine inandıkları sürece toplum olurlar. İntikam ise burada sessizce ortaya çıkar.
İlk bakışta haklı bir öfke gibi görünür. Fakat zamanla toplumun damarlarına karışan görünmez bir zehre dönüşebilir. Çünkü intikamın beslendiği yerde güven zayıflar. Güvenin zayıfladığı yerde ise insanlar birbirini anlamaktan uzaklaşır. Birlikte yaşama iradesi yara alır.
Bu yüzden kalıcı barış, yalnızca silahların susması değildir. Kalıcı barış; insanların birbirine yeniden güvenebilmesidir. Belki de medeniyetin gerçek ölçüsü de burada saklıdır.
Bir ülke ne kadar güçlü olduğu ile değil… En savunmasız insanını ne kadar koruyabildiği ile değerlendirilmelidir.
Bir çocuk, hangi dili konuşursa konuşsun… Hangi dine mensup olursa olsun… Hangi bayrağın altında doğmuş olursa olsun…
Önce çocuktur.
Onun gülümsemesi hiçbir ideolojinin, hiçbir siyasi hedefin, hiçbir askerî başarının alternatifi değildir. Çünkü insanlığın geleceği, kazanan orduların sayısıyla değil; korkmadan büyüyebilen çocukların sayısıyla ölçülür.
Belki de artık kendimize başka bir soru sormanın zamanı gelmiştir. Çocuklarımıza nasıl bir dünya bırakacağız? Daha büyük silahların bulunduğu bir dünya mı? Yoksa daha büyük bir vicdanın yaşadığı bir dünya mı?
Bu sorunun cevabı yalnızca devletlerin değil, hepimizin omuzlarındadır.
Çünkü bir çocuk güven içinde uyuyabiliyorsa, insanlık o gece biraz daha huzurludur. Ve bir çocuk korkmadan gülümseyebiliyorsa…
İşte o gün, gerçek zafer kazanılmış demektir.