Akşam saatleri…
Kalabalık yavaş yavaş evlerine dönüyor. Otobüs durakları dolu, metrolar kalabalık, caddelerde bitmeyen bir telaş var. Herkes bir an önce evine ulaşmaya çalışıyor.
Kalabalığın içinde küçük bir çocuk da babasını bekliyor. Elindeki oyuncağı sıkıca tutmuş, apartmanın penceresinden sokağa bakıyor.
Annesi mutfakta sofrayı hazırlıyor. Saat ilerliyor. Çocuk her araba sesinde pencereye koşuyor. “Babam geldi mi?” Henüz gelmedi… Bir saat daha geçiyor. Kapı nihayet açılıyor.
Baba içeri giriyor ama yüzünde günün bütün yorgunluğu var. Trafik, bitmeyen toplantılar, yetişmeyen işler, cevaplanmayı bekleyen mesajlar ve ertelenemeyen sorumluluklar omuzlarına yük olmuş.
Çocuk heyecanla koşuyor. “Baba, bugün okulda…” Cümlesini tamamlayamadan aldığı cevap kısa oluyor. “Oğlum, biraz sonra konuşalım.” O “biraz sonra” bazen ertesi güne, bazen hafta sonuna, bazen de hiç gelmeyen bir zamana dönüşüyor.
Hiç kimse kötü niyetli değil. Ne anne… Ne baba… Ne de çocuk… Aslında herkes elinden geleni yapmaya çalışıyor.
Peki öyleyse neden günümüzün en çok duyulan cümlelerinden biri “Çocuklarımızla yeterince ilgilenemiyoruz” oluyor?
Belki de soruyu yanlış yerde arıyoruz. Çocuk yetiştirmek yalnızca anne ve babanın görevi midir? Yoksa onları kuşatan hayat da bu sorumluluğun görünmeyen bir parçası mıdır?
Bir çocuğun ilk öğretmeni ailesidir. İlk kelimelerini evde öğrenir. İlk sevgiyi anne ve babasının bakışlarında hisseder. İlk güven duygusunu onların kollarında tanır. Ancak bu hikâye yalnızca evin kapısı kapanınca yazılmaz. O kapının dışında da görünmeyen bir dünya vardır.
Sabah erkenden işe giden anne… Akşam geç saatlerde dönebilen baba… Ekonomik kaygılar… Yoğun çalışma temposu… Performans baskısı… Trafikte geçen saatler… İş yerindeki belirsizlikler…
Bunların hiçbiri çocukla doğrudan konuşmaz. Ama hepsi dolaylı olarak onun hayatına dokunur. Çünkü yorgun bir insanın sabrı azalabilir. Kaygılı bir insanın dikkati dağılabilir. Tükenmiş bir insan, en çok sevdiği kişilere bile istediği kadar zaman ayıramayabilir.
Bu nedenle çocukların geleceğini yalnızca ailelerin omuzlarına yüklemek eksik bir bakış açısıdır.
Aileyi ayakta tutan şartları konuşmadan çocuklardan söz etmek, ağacın meyvesini tartışırken köklerini görmezden gelmeye benzer.
Gelişmiş ülkelerin deneyimi de bunu gösteriyor. İskandinav ülkeleri, çocukların yalnızca ailelerin sorumluluğu olmadığını kabul ederek uzun yıllardır aile dostu politikalar geliştiriyor.
Doğum izinleri, ebeveyn destek programları, rehberlik hizmetleri ve çalışma hayatını aile yaşamıyla uyumlu hâle getirmeye yönelik uygulamalar bunun örnekleri arasında yer alıyor.
Bu ülkelerde de sorunlar var. Yalnızlık, dijital bağımlılık ve ruh sağlığı gibi yeni nesil problemler onlar için de önemli başlıklar. Ancak dikkat çeken fark, sorunları yalnızca ailelerin omuzlarına bırakmamaya çalışmalarıdır.
Türkiye ise farklı bir tablo sunuyor. Bizim en büyük gücümüz, hâlâ canlılığını koruyan aile bağlarımızdır. Dedeler, anneanneler, komşular ve akrabalar birçok çocuğun hayatında önemli bir yer tutuyor. Fakat aynı zamanda ekonomik belirsizlikler, uzun çalışma saatleri, şehir yaşamının temposu ve geçim kaygısı ailelerin üzerindeki baskıyı artırabiliyor.
İşte tam bu noktada yeni bir soruya ihtiyacımız var. İyi ebeveyn olmayı konuşuyoruz. Peki iyi ebeveyn olabilecek şartları yeterince konuşuyor muyuz?
Bir anne ya da baba çocuğuna daha fazla zaman ayırmak istese bile çalışma düzeni buna izin vermiyorsa ne olacak? Bir çalışan, en küçük hata korkusuyla gününü geçiriyorsa eve döndüğünde gerçekten zihinsel olarak ailesinin yanında olabilir mi?
Bir yöneticinin iletişim biçimi bazen yalnızca çalışanını değil, o çalışanın evindeki çocuğu da etkileyebilir. Çünkü iş yerinde taşınan stres, çoğu zaman evin kapısında bırakılabilecek kadar hafif değildir.
Bu yüzden çocuk dostu bir toplum oluşturmak istiyorsak yalnızca çocuk parkları yapmak yetmez. Aile dostu iş yerleri kurmak gerekir. Çalışanların insan olduklarını unutmayan kurumlar gerekir. Anne ve babaların yalnızca üretim yapan bireyler değil, aynı zamanda gelecek nesilleri yetiştiren insanlar olduğunu gören bir çalışma kültürü gerekir.
Belki de bir ülkenin gerçek kalkınması, gökdelenlerinin yüksekliğiyle değil; çocuklarının gözlerindeki güven duygusuyla ölçülmelidir. Çünkü kendini güvende hisseden bir çocuk, öğrenmeye cesaret eder. Merak eder. Üretir. Paylaşır. Güvenir. Ve büyüdüğünde aynı güveni kendi çocuklarına aktarır.
Toplumlar işte böyle güçlenir.
Bir neslin taşıdığı huzur, kendiliğinden oluşmaz; onu hazırlayan görünmeyen emeklerin üzerine inşa edilir.
Belki de bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur: Çocuklarımızı daha iyi yetiştirmeleri için anne ve babalara ne söylüyoruz? Yoksa önce onların nefes alabilecekleri bir hayat kurmaları için üzerimize düşeni yapıyor muyuz? Çünkü bir çocuğun geleceğini yalnızca ailesi değil; o ailenin yaşadığı toplum da birlikte yazar.
Ve yarının güçlü ülkeleri, yalnızca ekonomilerine yatırım yapanlar değil; çocuklarını büyüten aileleri de güçlendirmeyi başaran toplumlar olacaktır.