Hava Durumu

Elimizi kim tutacak?

Yazının Giriş Tarihi: 07.08.2026 00:05
Yazının Güncellenme Tarihi: 07.08.2026 00:05

Sabahın erken saatleriydi. Evin mutfağında henüz gün ışığı görünmeden başlayan tanıdık bir telaş vardı. Anne, çocukların beslenme çantalarını hazırlıyor; baba ise bir yandan kahvaltısını yaparken diğer yandan o ayın masraflarını düşünüyordu. Okul taksitleri, kırtasiye ihtiyaçları, kışlık ayakkabılar, elektrik faturası…

Kazandıkları para her şeye yetmiyordu. Fakat onlar, çocuklarının eksik kalmaması için kendi ihtiyaçlarından vazgeçmeyi çoktan öğrenmişti.

Anne yıllarca aynı mantoyu giydi. Baba, eskimiş ayakkabısının tabanını birkaç kez tamir ettirdi. Çocukların eğitimine harcanacak paradan eksilmesin diye tatiller ertelendi, bazı hayaller sessizce rafa kaldırıldı. Evde zaman zaman tartışmalar yaşandı, ekonomik sıkıntılar kapıyı çaldı, hayat her zaman kolay ilerlemedi. Buna rağmen anne ve baba, sahip oldukları imkânları çocukları arasında adaletli biçimde paylaşmaya çalıştı.

Yıllar geçti.

Çocuklar büyüdü, okullarını bitirdi, meslek sahibi oldu. Kimi evlendi, kimi başka bir şehre taşındı. Anne ve babanın bir zamanlar çocuk sesleriyle dolan evi giderek sessizleşti. Önce çocuk odalarının kapıları daha az açıldı. Ardından yemek masasındaki sandalyeler boş kaldı. Bayramlarda birkaç saatliğine bozulan sessizlik, misafirler gittikten sonra yeniden evin üzerine çöktü.

Anne artık merdivenleri eskisi kadar rahat çıkamıyordu. Baba, gözlüğünü taktığı hâlde ilaç kutularının üzerindeki yazıları okumakta zorlanıyordu. Bir zamanlar çocuklarının düşmemesi için ellerinden tutan iki insan, şimdi yürürken bir başkasının koluna ihtiyaç duyuyordu.

Tam da bu noktada aile içinde yeni bir konuşma başladı:

“Bu ay sizde kalsınlar.”

“Geçen ay biz ilgilendik, biraz da diğer kardeş baksın.”

“Benim işim çok yoğun.”

“Çocukların düzeni bozuluyor.”

“Belki bir bakım evi daha uygun olur.”

Bu cümlelerin her biri, gündelik hayatın gerçek zorluklarına dayanabilir. Yaşlı bakımı kolay değildir. Özellikle sürekli ilaç kullanımı, hareket kısıtlılığı, unutkanlık veya ciddi hastalıklar söz konusuysa bakım veren kişinin zamanı, psikolojisi ve fiziksel gücü zorlanır. Çalışma hayatı, küçük konutlar ve farklı şehirlerde yaşama mecburiyeti de ailelerin seçeneklerini azaltabilir.

Ancak insanı yaralayan, çözüm arayışının kendisi değil; anne ve babanın istenmeyen bir yük gibi görülmeye başlanmasıdır.

Bir ömür boyunca çocuklarının ihtiyaçlarını sıraya koymadan karşılayan insanlar, yaşlandıklarında kardeşler arasında nöbet çizelgesine dönüştürülüyorsa ortada yalnızca bir bakım sorunu yoktur. Orada vefa, merhamet ve aile olma bilinci de sorgulanmalıdır.

Elbette hiçbir anne ve baba kusursuz değildir. Bazı ebeveynler çocukları arasında ayrım yapmış, birine sunduğu imkânı diğerinden esirgemiş veya farkında olmadan kalıcı kırgınlıklar oluşturmuş olabilir.

Çocuklukta yaşanan adaletsizlikler, insanın zihninde uzun yıllar varlığını sürdürebilir.

Fakat çocuklarına eşit davranmaya çalışan, onların geleceği için kendi hayatından fedakârlık yapan anne ve babaların yaşlılıkta unutulması, sıradan bir aile meselesi olarak değerlendirilemez.

Bakım evleri de tek başına vefasızlığın simgesi değildir. Bazı yaşlılar, ev ortamında sağlanamayacak ölçüde profesyonel sağlık ve bakım hizmetine ihtiyaç duyabilir.

Güvenli, nitelikli ve sürekli denetlenen bir kurum, kimi durumlarda en doğru seçenek olabilir. Buradaki temel soru, yaşlı insanın nerede kaldığı değil; ailesinin hayatında hâlâ bir yerinin bulunup bulunmadığıdır.

Bir evlat, annesini veya babasını uygun bir bakım merkezine yerleştirdikten sonra düzenli olarak ziyaret ediyor, sağlık durumunu takip ediyor, özel günlerde yanında bulunuyor ve ona değerli olduğunu hissettiriyorsa bunu terk ediş olarak nitelendirmek doğru olmaz.

Fakat yaşlı kişi kurumun kapısından bırakıldıktan sonra telefonlar susuyor, ziyaretler seyrekleşiyor ve “Nasıl olsa orada bakılıyor” düşüncesi hâkim oluyorsa en iyi bakım merkezi bile oluşan manevi boşluğu dolduramaz.

Çünkü insan yalnızca yemeğe, ilaca ve temiz bir yatağa ihtiyaç duymaz. Hatırlanmak, aranmak, fikrinin sorulması ve ailesine ait olduğunu hissetmek de insan onurunun parçalarıdır.

Türkiye’de yaşlıların bakım kurumlarına yerleştirilmesi çoğu zaman Batı kültürünün aile yapımıza etkisi üzerinden tartışılıyor. Gerçekten de geleneksel Türk toplumunda yaşlılar, geniş ailenin doğal bir parçası olarak kabul edilirdi.

Fakat bugünkü değişimi yalnızca “Avrupa’dan alınan bir alışkanlık” şeklinde açıklamak yeterli değildir. Şehirleşme, ekonomik baskılar, uzun çalışma saatleri, küçülen evler, göç ve aile bireylerinin farklı yerlerde yaşaması da eski dayanışma düzenini zayıflatmıştır.

Ayrıca yaşlıyı evinde tutmak her zaman ona iyi bakıldığı anlamına gelmez. Aynı çatı altında yaşadığı hâlde konuşulmayan, düşüncesi önemsenmeyen ve bir odada yalnızlığa bırakılan insanlar vardır. Buna karşılık bakım merkezinde yaşayan fakat çocuklarıyla güçlü ilişkisini sürdüren yaşlılar da bulunabilir. Dolayısıyla mesele yalnızca mekân değil, ilişkinin niteliğidir.

Çözüm, bakım sorumluluğunu tek bir çocuğun çoğu zaman bir kız evladın ya da gelinin omuzlarına bırakmak değildir. Kardeşler ekonomik katkıyı, hastane süreçlerini, ziyaretleri ve günlük ilgiyi adaletli biçimde paylaşmalıdır. Devlet de evde bakım hizmetlerini güçlendirmeli, çalışanlara yaşlı bakım izni sağlamalı ve bakım veren aile bireylerine psikolojik destek sunmalıdır.

Anne ve babanın yaptığı fedakârlıkların parasal karşılığı hesaplanamaz. Evlatların görevi de geçmişte yapılanları bir borç taksiti gibi ödemek değildir. Ancak insanın kendisini büyüten kişilere hayatlarının en savunmasız döneminde sahip çıkması, karakterinin ve vicdanının en önemli göstergelerinden biridir.

Çocukken düşmeyelim diye elimizi tutan insanlar yaşlandığında, aynı eli onlara uzatabiliyor muyuz?

Asıl cevaplamamız gereken soru budur.

Çünkü bir toplumun medeniyet düzeyi yalnızca çocuklarına hazırladığı gelecekle değil, yaşlılarına sunduğu hayatla da ölçülür. Eğer artık hızlı yürüyemeyen, üretemeyen ve yardıma ihtiyaç duyan insanları hayatın kenarına bırakıyorsak yalnızca anne ve babamızı değil, bizi bir arada tutan vefa duygusunu da kaybediyoruz.

Bir gün hepimiz yaşlanacağız.

Ve o gün geldiğinde, kalacağımız yerden önce şunu merak edeceğiz:

“Elimizi tutacak biri var mı?”

Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.