Saat sabah 07.30. Şehir henüz tam olarak uyanmamış.
Bir apartmanın kapısı açılıyor. Bir kadın işe yetişmeye çalışıyor. Bir öğrenci çantasını omzuna alıp otobüs durağına doğru koşuyor. Bir fırıncı son tepsiyi de vitrinin önüne yerleştiriyor. Bir belediye otobüsü ilk yolcularını alıyor. Bir fabrikanın sireni çalıyor. Hastanenin acil servisinde gece nöbetini tamamlayan doktor, yerini sabah ekibine bırakıyor.
Şehir hareket ediyor. Ama ilginç olan şu…
Bu insanların hiçbiri birbirini tanımıyor.
Otobüste yan yana oturan iki kişi belki hayatlarında ilk kez karşılaşıyor. Kasadaki görevli, müşterisinin adını bilmiyor. Doktor, biraz sonra muayene edeceği hastayı daha önce hiç görmedi. Trafikte aynı kavşağı paylaşan yüzlerce sürücünün birbirleri hakkında hiçbir bilgisi yok.
Yine de şehir çalışıyor.
Hiç kimse bunu garip karşılamıyor. Çünkü biz, her sabah milyonlarca insanın birbirini tanımadan birlikte yaşayabilmesini normal kabul ediyoruz.
Oysa bu, insanlık tarihinin en büyük başarılarından biridir. Bir an için bunun tersini düşünelim.
Kırmızı ışıkta duran sürücü, karşıdan gelen aracın duracağına inanmasa… Kasiyer, müşterinin ödemeyi yapacağından emin olmasa… Hasta, doktorun doğru teşhis koyacağına güvenmese… Öğretmen, öğrencisinin emeğine; öğrenci de öğretmeninin adaletine inanmasa…
Bir banka, imzanın hiçbir anlam taşımadığı bir ülkede faaliyet gösterebilir miydi? Bir fabrika, teslim tarihine kimsenin uymadığı bir ortamda üretim planı yapabilir miydi? Bir üniversite, bilimsel çalışmanın değil kişisel ilişkilerin belirleyici olduğu bir yerde gerçek bilgi üretebilir miydi?
Belki de asıl soru:
Bir toplumu ayakta tutan görünmeyen şey nedir?
Çoğumuz bu soruya farklı cevaplar veririz. Kimimiz ekonomi der. Kimimiz teknoloji. Kimimiz doğal kaynaklar. Kimimiz güçlü bir ordu.
Hepsinin doğruluk payı vardır.
Fakat bunların hepsi, görünmeyen başka bir zeminin üzerine inşa edilir. Tıpkı sağlam görünen bir binanın, gözle görülmeyen temeller üzerinde yükselmesi gibi…
Toplumlar da görünmeyen bir zemin üzerinde yükselir. İşte o zeminin adı çoğu zaman hiç konuşulmaz. Çünkü o, ancak eksildiğinde fark edilir. Bir deprem olduğunda kolonların değeri anlaşılır. Bir kuraklık başladığında suyun kıymeti anlaşılır. Bir salgın çıktığında sağlık sisteminin önemi anlaşılır.
Peki ya toplumun görünmeyen taşıyıcısı?
Onun kıymeti ne zaman anlaşılır?
Genellikle kaybedildiğinde… Bir sözün artık söz yerine geçmediği gün… Bir imzanın tek başına yeterli olmadığı gün… Her işin onlarca belgeyle ispat edilmeye çalışıldığı gün… İnsanların birbirine bakarken önce şüphe etmeye başladığı gün…
İşte o gün görünmeyen sermayenin azaldığını anlarız.
Ekonomistler yıllardır sermayeden söz eder.
Finansal sermaye… İnsan sermayesi… Doğal sermaye… Teknolojik sermaye…
Bunların her biri önemlidir.
Fakat bir sermaye türü daha vardır ki bilançolarda görünmez. Merkez bankaları onu basamaz. Hiçbir borsa onu fiyatlandıramaz. Hiçbir kasaya kilitlenemez. Ama bütün diğer sermayelerin verimli çalışmasını sağlar.
Onun adı güvendir.
Güven, yalnızca insanlar arasında kurulan bir duygu değildir. Bir mühendisin çizdiği projeye duyulan inançtır. Bir hâkimin vereceği kararın tarafsız olacağı beklentisidir. Bir öğretmenin not verirken hakkaniyetli davranacağı düşüncesidir. Bir girişimcinin, kurduğu fabrikanın yıllar sonra da aynı hukuk düzeni içinde faaliyet gösterebileceğine dair umududur. Bir bilim insanının, emeğinin bilgiyle değerlendirileceğine olan inancıdır.
Aslında gelişmiş toplumları diğerlerinden ayıran en büyük fark, daha fazla bina yapmaları değildir. Daha fazla güven üretebilmeleridir...
Çünkü güven üretildiğinde yalnızca insanlar değişmez. Davranışlar değişir. Alışkanlıklar değişir. Kurumlar güçlenir. Üretim artar. İş birliği kolaylaşır. Yenilik cesaret bulur.
Bir ülkenin kalkınmasını yalnızca fabrikaların bacalarından çıkan dumanla ölçmek eksik kalır.
Asıl soru şudur:
O fabrikanın içinde çalışan insanlar birbirlerine güveniyor mu?
Üniversitedeki araştırmacılar fikirlerini özgürce paylaşabiliyor mu?
Bir girişimci, on yıl sonrasını planlayabiliyor mu?
Bir genç, çalışmasının karşılığını alacağına inanıyor mu?
Bu soruların cevabı, bazen ekonomik tablolardan daha fazla şey anlatır. Tarih boyunca kalıcı başarı elde etmiş toplumlara baktığımızda ortak bir özellik dikkat çeker.
Onlar yalnızca yollar yapmadılar. Yalnızca limanlar kurmadılar. Yalnızca sanayi tesisleri inşa etmediler. Aynı zamanda insanların birbirine ve kurumlarına güven duyabileceği bir düzen kurmaya çalıştılar.
Çünkü biliyorlardı ki yolları mühendisler yapar. Fabrikaları yatırımcılar kurar. Okulları öğretmenler doldurur. Ama bütün bunları ayakta tutacak iklimi oluşturan şey, görünmeyen bir değerdir.
Bugün çocuklarımıza bırakacağımız en büyük mirasın yalnızca mal varlığı olduğunu düşünürsek eksik bırakırız.
Onlara bırakılması gereken en büyük miras; verilen sözün değer taşıdığı, emeğin karşılık bulduğu, kuralların kişilere göre değişmediği ve insanların birbirine sürekli kuşkuyla bakmadığı bir toplumdur.
Çünkü servet miras kalabilir. Binalar yeniden yapılabilir. Teknolojiler değişebilir. Ekonomiler büyüyebilir ya da küçülebilir.
Fakat güven, bir nesilden diğerine dikkatle taşınması gereken ortak bir mirastır.
Belki de bu yüzden yarın sabah şehir yine aynı saatte uyanacak. Otobüsler yine duraklara yanaşacak. Fırınlar yine ekmek çıkaracak. Mahkemeler yine kapılarını açacak. Okullar yine çocukların sesleriyle dolacak. Hastanelerde yine hayat kurtarılacak.
Ve bütün bunların üzerinde hiçbir yerde tek bir kelime yazmayacak.
Ne binaların girişinde… Ne otobüslerin camında… Ne banka kasalarının üzerinde… Ama bütün şehir, görünmeyen o sermayeyle çalışmaya devam edecek.
Çünkü bir ülkenin gerçek zenginliği, yalnızca sahip olduğu kaynaklarla ölçülmez.
O kaynakları birlikte üretebilen, koruyabilen ve gelecek kuşaklara aktarabilen ortak güven kültürüyle ölçülür.
İşte görünmeyen sermaye budur.
Ve belki de geleceği inşa eden en sessiz güç de odur.