Yaz ayları geldiğinde Türkiye’nin birçok şehrinde benzer manzaralar ortaya çıkmaya başlıyor. Bir sokaktan davul sesi yükseliyor. Başka bir mahallede konvoy kornaları kilometrelerce öteden duyuluyor. Bir otoyolda araçlar aniden yavaşlıyor. Camlardan sarkan insanlar bağırıyor. Trafik duruyor. Bir anda yolun ortasında halay kuruluyor.
Ve bütün bunların ortasında çoğu zaman kimsenin aklına aynı soru gelmiyor: “Bu sırada başka insanlar ne yaşıyor?” Belki o an bir ambulans geçmeye çalışıyor… Belki gece nöbetinden çıkmış biri uyumaya çalışıyor… Belki korkuyla annesine sarılan bir çocuk var… Belki tansiyon hastası yaşlı bir adam irkilerek yatağında doğruluyor…
Ama modern toplumun en dikkat çekici problemlerinden biride burada ortaya çıkıyor: İnsanlar artık yalnızca kendi anlarını yaşamıyor, başkalarının yaşam alanlarını da istemeden işgal etmeye başlıyor. Üstelik bunu çoğu zaman kötü niyetle yapmıyorlar. Sorun daha derinde. Sorun, birlikte yaşama kültürünün giderek zayıflaması.
Çünkü eğlence dediğimiz şey aslında bir toplumun aynasıdır. Bir toplum nasıl seviniyorsa, nasıl kutluyorsa, nasıl coşuyorsa; o toplumun ruh hali de orada görünür hale gelir. Bugün Türkiye’de düğünler, nişanlar, asker uğurlamaları ya da çeşitli kutlamalar bazen mutluluğun paylaşılmasından çıkıp kontrolsüz bir gösteriye dönüşebiliyor.
Kapatılan yollar… Saatlerce süren korna sesleri… Egzoz patlatmaları… Silah sesleri… Mahalle arasında gece yarısına kadar süren taşkınlıklar… Bunların önemli bir kısmı artık “gelenek” gibi savunuluyor. Oysa her tekrar edilen davranış kültür değildir. Bazı alışkanlıklar yalnızca yıllardır sorgulanmadığı için devam eder. Gerçek kültür ise insanın kendi sevincini yaşarken başkasının huzurunu da düşünebilmesidir.
Belki de bugün en çok eksikliğini hissettiğimiz şey tam olarak budur: İncelik… Çünkü incelik yalnızca görgü kuralları değildir. İncelik, görünmeyen insanları hesaba katabilmektir. Bir apartmanın içinde sadece sizin yaşamadığınızı bilmek… Bir sokakta yalnızca sizin mutlu olmadığınızı fark etmek… Bir şehirde herkesin aynı psikolojik dayanıklılığa sahip olmadığını anlayabilmek…
İşte medeniyette burada başlıyor. Bugün dünyanın farklı yerlerinde de insanlar eğleniyor. Balkanlar’da düğünler sokaklara taşıyor. Latin Amerika’da müzik hayatın merkezinde yer alıyor. Asya toplumlarının bazılarında kutlamalar günlerce sürebiliyor.
Fakat birçok gelişmiş toplumda insanların dikkat ettiği görünmez bir sınır var: “Benim sevincim başka birinin huzurunu yok ediyor mu?” Bu soru çok önemli. Çünkü ortak yaşam dediğimiz şey görünmeyen dengeler üzerine kuruludur.
Bir şehir yalnızca binalardan oluşmaz. Bir şehir aynı zamanda birbirine katlanmaya çalışan milyonlarca insanın psikolojik ortaklığıdır. Eğer insanlar sürekli birbirinin alanına müdahale etmeye başlarsa, şehir büyüse bile huzur küçülür. Bugün büyük şehirlerde hissedilen yorgunluğun sebeplerinden biri de budur. İnsanlar artık yalnızca çalışmaktan yorulmuyor. Sürekli uyarılmaktan yoruluyor. Korna… Yüksek müzik… Bağırış… Patlama sesleri… Egzoz gürültüsü… Zihin dinlenemiyor.
Modern insan zaten ekonomik baskılar, gelecek kaygısı, yoğun tempo ve belirsizliklerle mücadele ediyor. Bir de bunun üzerine sürekli kamusal taşkınlık eklendiğinde toplumun sinir sistemi daha kırılgan hale geliyor. Belki de bu yüzden artık insanlar çok daha çabuk öfkeleniyor. Tahammül azalıyor. Sabır azalıyor. Empati azalıyor.
Çünkü huzur kaybolduğunda insanın iç dengesi de bozulmaya başlıyor. Daha da düşündürücü olan ise şu: Bazı insanlar bu taşkınlığı özgüven sanıyor. Oysa gerçek özgüven sessiz olabilir. Kendini sürekli göstermek zorunda kalan davranışların altında bazen görünmeyen bir eksiklik hissi bulunur. Modern çağın insanı giderek kendini daha fazla görünmez hissediyor. Hayat pahalılaşıyor. İnsanlar değersizleştiğini düşünüyor. Kalabalıkların içinde bile yalnız hisseden bireylerin sayısı artıyor. İşte bu yüzden bazı kutlamalar artık sadece eğlence olmuyor.
Bir tür “bize bakın” çağrısına dönüşüyor. Daha yüksek ses… Daha fazla dikkat… Daha büyük gösteri… Çünkü görünür olmak artık birçok insan için psikolojik bir ihtiyaç haline geliyor.
Fakat sorun şu: Gösteri büyüdükçe zarafet küçülüyor. Ve toplum en çok da burada yara alıyor. Özellikle silah kullanımı bu meselenin en tehlikeli boyutlarından biri. Bir düğünde havaya ateş açılması bazı insanlar tarafından hala “coşku” olarak görülebiliyor. Oysa bunun adı eğlence değil.
Doğrudan sorumsuzluk. Üstelik mesele yalnızca fiziksel tehlike de değil. Çocukların gözünün önünde silahın normalleşmesi çok daha büyük bir toplumsal risk oluşturuyor. Çünkü çocuklar söyleneni değil, gördüğünü öğrenir.
Bir çocuk düğünde silah sıkıldığını alkışlayan insanları görüyorsa… Bir çocuk kuralsızlığın “havalı” bulunduğunu hissediyorsa… Bir çocuk başkalarının rahatsız edilmesini doğal kabul ederek büyüyorsa… Orada yalnızca bir gece yaşanmıyordur. Orada geleceğin davranış biçimi şekilleniyordur.
Bu yüzden mesele sadece trafik ya da gürültü meselesi değildir. Bu mesele aynı zamanda toplumsal bilinç meselesidir. Aslında Türk toplumu sıcak bir toplumdur. Bir araya gelmeyi sever. Paylaşmayı sever. Kalabalık sofraları sever. Kutlamayı sever. Bu çok kıymetli bir kültürel özelliktir. Fakat her güzel şey ölçüsünü kaybettiğinde zarar vermeye başlar.
Neşe güzeldir. Ama taşkınlığa dönüştüğünde çevresine baskı üretir. Coşku güzeldir. Ama kontrolünü kaybettiğinde huzuru bozar. Özgürlük güzeldir. Ama başkasının yaşam hakkını ihlal etmeye başladığında anlamını kaybeder.
Belki de bugün yeniden hatırlamamız gereken şey şu: Kamusal alan hepimize ait. Sokaklar sadece bir grubun değil. Şehir yalnızca yüksek ses çıkaranın değil. Gece yalnızca eğlenenlerin değil. Herkesin aynı şehirde birbirine görünmez şekilde bağlı olduğu bir yaşam düzeninin içindeyiz. Ve bu düzen ancak karşılıklı saygıyla ayakta kalabilir.
Yasalar elbette gerekli. Denetimler önemli. Cezalar caydırıcı olabilir. Ama toplum sadece korkuyla dönüşmez. Toplum vicdanla dönüşür. Bir insan sırf ceza yememek için değil, gerçekten başkasını düşündüğü için gece yarısı korna çalmıyorsa… İşte gerçek değişim orada başlar. Çünkü medeniyet büyük söylemlerle değil, küçük davranışlarla kurulur.
Bir ambulansa yol vermekle… Bir mahalleyi gereksiz yere ayağa kaldırmamakla… Bir çocuğun korkabileceğini düşünmekle… Bir yaşlının sessizliğe ihtiyaç duyabileceğini fark etmekle…
Belki de gerçek kültür tam olarak budur.
Gösterişsiz… Sessiz… Ama insanı merkeze alan bir yaşam anlayışı…