Dünya haritasına baktığınızda bazı ülkeler ilk bakışta dikkatinizi çeker. Geniş toprakları, büyük nüfusları, zengin doğal kaynakları veya güçlü ordularıyla öne çıkarlar. Bazıları ise haritada neredeyse fark edilmeyecek kadar küçüktür. Ancak zaman zaman öyle ülkeler vardır ki büyüklüklerini kilometrekarelerle değil, ortaya koydukları vizyonla gösterirler.
Singapur bu ülkelerden biridir.
Yaklaşık altı milyon nüfusa sahip olan bu küçük ada devleti, bugün eğitimden lojistiğe, su yönetiminden şehir planlamasına, teknolojiden kamu yönetimine kadar birçok alanda dünyanın dikkatle takip ettiği örneklerden biri haline gelmiştir.
Oysa hikayenin başlangıcı pek de parlak değildir.
Singapur bağımsızlığını kazandığında ciddi ekonomik sorunlarla karşı karşıyaydı. Doğal kaynakları yok denecek kadar azdı. Petrolü yoktu. Geniş tarım alanları yoktu. Madenleri yoktu. Hatta uzun yıllar boyunca en temel ihtiyaçlardan biri olan su konusunda komşu ülkelere bağımlı kaldı.
Bugün birçok ülke sahip olduğu doğal kaynaklarla övünürken Singapur’un sahip olduğu en büyük kaynak insanıydı. Belki de başarının temelinde bu düşünce yatıyordu.
“Elimizde ne yok?” sorusundan çok, “Elimizde ne var?” sorusuna odaklandılar.
Dünyanın birçok yerinde ülkeler sorunlarını konuşur. Bazıları sorunların nedenlerini tartışır. Bazıları ise yıllarca aynı problemleri farklı isimlerle yeniden anlatır. Ancak başarılı ülkelerin ortak bir özelliği vardır:
Sorunları konuşmaktan çok çözüm üretmeye çalışırlar. Singapur’un yaptığı da buydu. Eğitim alanında başarılı ülkeleri incelediler. Liman işletmeciliğinde dünyanın en iyi uygulamalarını araştırdılar. Şehir planlamasında farklı ülkelerin deneyimlerinden yararlandılar. Su yönetiminde dünyanın en gelişmiş teknolojilerini takip ettiler. Sonra bunları olduğu gibi kopyalamak yerine kendi şartlarına uyarladılar.
Bugün dünyanın örnek gösterdiği kurumlar ve sistemler aslında bu anlayışın ürünüdür. Örneğin Singapur’un su yönetimi modeli dünya genelinde incelenen uygulamalardan biridir. Yıllarca su konusunda dışa bağımlı olan bir ülkenin, geri dönüşüm teknolojileri, yağmur suyu toplama sistemleri ve ileri arıtma yöntemleriyle kendi çözümünü üretmesi tesadüf değildir.
Bu başarı bir gecede ortaya çıkmadı. Bir seçim dönemi boyunca da gerçekleşmedi. Arkasında yıllara yayılan planlama, kararlılık ve uygulama disiplini bulunuyordu.
İşte burada kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: Biz dünyadaki başarılı ülkeleri yeterince inceliyor muyuz? Daha doğrusu, onları gerçekten anlamaya çalışıyor muyuz? Bugün Finlandiya eğitim sistemiyle konuşuluyor. Güney Kore teknoloji yatırımlarıyla dikkat çekiyor. Hollanda tarım verimliliğiyle örnek gösteriliyor. İsrail su teknolojileri konusunda önemli çalışmalar yürütüyor. Singapur ise şehir yönetimi ve kamu hizmetleri alanında öne çıkıyor.
Peki biz bu örneklerden ne kadar yararlanıyoruz? Aslında Türkiye’nin bu konuda önemli bir avantajı bulunuyor. Çünkü ülkemiz genç nüfusa, güçlü üniversitelere, yetişmiş insan kaynağına ve önemli bir üretim potansiyeline sahip.
Sorun bilgi eksikliği değil. Sorun çoğu zaman bilgiyi uygulamaya dönüştürme konusunda yaşanıyor. Bazen yüzlerce sayfalık raporlar hazırlanıyor. Çalıştaylar düzenleniyor. Toplantılar yapılıyor. Komisyonlar kuruluyor.
Ancak asıl soru şu:
Bu çalışmaların sonunda ne değişiyor? Başarılı ülkeler ile gelişmekte olan ülkeler arasındaki en önemli farklardan biri burada ortaya çıkıyor. Başarılı ülkeler sadece plan yapmıyor. Planlarını takip ediyor. Sonuçlarını ölçüyor. Eksiklerini görüyor. Gerekirse düzeltmeler yapıyor. Ve en önemlisi, hedeflerinden vazgeçmiyor.
Belki de Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu şey yeni sloganlar değil, daha fazla kurumsal öğrenme kültürüdür.
Belki de dünyadaki başarılı uygulamaları sistematik şekilde inceleyen, bunları Türkiye’nin şartlarına uyarlayan ve sonuçlarını takip eden güçlü yapılar oluşturmalıyız.
Sadece eleştiren değil, çözüm öneren…
Sadece rapor hazırlayan değil, uygulayan…
Sadece günü kurtaran değil, geleceği planlayan kurumlara ihtiyaç duyuyoruz.
Çünkü mesele Singapur olmak değildir. Türkiye’nin Singapur olması da mümkün değildir, gerekli de değildir. Her ülkenin tarihi, kültürü, coğrafyası ve toplumsal yapısı farklıdır. Ancak başarılı ülkelerin ortak bazı özellikleri vardır. Uzun vadeli düşünmek. Eğitime yatırım yapmak. Bilimi ve teknolojiyi desteklemek. Kurumları güçlendirmek.
Ve en önemlisi, sorunları çözülmesi gereken görevler olarak görmek. Belki de Singapur’un bize verdiği en önemli ders budur.
Bir ülkenin büyüklüğü haritadaki yüzölçümüyle değil, ortaya koyduğu hedeflerle ölçülür. Doğal kaynaklar önemli olabilir. Coğrafi avantajlar değerli olabilir. Ancak bunların hiçbiri tek başına başarıyı garanti etmez.
Asıl belirleyici olan, sahip olunan imkanların nasıl değerlendirildiğidir.
Bugün dünya haritasında küçük bir nokta gibi görünen Singapur, bize büyük bir gerçeği hatırlatıyor:
Geleceği belirleyen şey kaynakların büyüklüğü değil, vizyonun büyüklüğüdür.