Dünyanın herhangi bir yerinde gece yarısı yanan bir laboratuvar ışığı görseniz ne düşünürdünüz?
Belki içeride çalışan bir bilim insanının yeni bir keşfin peşinde olduğunu… Belki de yıllardır çözülemeyen bir soruya cevap aradığını… Ama büyük ihtimalle o ışığın insanlığın geleceğini değiştirecek kadar önemli olduğunu düşünmezdiniz.
Çünkü büyük başarılar çoğu zaman sessiz ortamlarda doğar. Tarih boyunca dünyayı değiştiren birçok insanın ortak bir özelliği vardır: Onlar alkışların arasında değil, yalnızlığın içinde çalışmışlardır.
İşte Aziz Sancar’ın hikayesi de böyle bir hikayedir.
Bugün adını Nobel Ödülü ile birlikte duyuyoruz. Ancak bu başarı bir sabah ansızın ortaya çıkmış değildir. Arkasında onlarca yıl süren çalışma, sabır, mücadele ve vazgeçmeme iradesi vardır.
Aziz Sancar, Mardin’in Savur ilçesinde dünyaya geldi.
Bugün geriye dönüp baktığımızda bu bilgi sıradan gibi görünebilir. Ancak o yılların Türkiye’sini düşündüğümüzde durum biraz farklıdır.
Bilimsel araştırma imkanlarının son derece sınırlı olduğu, dünyanın önde gelen laboratuvarlarına ulaşmanın hayal gibi görüldüğü bir dönem…
Böyle bir ortamda yetişen bir çocuğun yıllar sonra Nobel Ödülü kazanacağını söyleseydiniz, muhtemelen birçok kişi buna inanmazdı.
Fakat bazı insanlar, doğdukları şartlardan daha büyük hayaller kurarlar.
Aziz Sancar da onlardan biriydi.
Tıp eğitimi aldıktan sonra akademik çalışmalarına yöneldi. Daha sonra Amerika Birleşik Devletleri’ne giderek bilimsel araştırmalarını sürdürdü.
Buraya kadar olan kısmı birçok başarılı insanın hikayesine benzer. Asıl fark ise bundan sonra başlar. Çünkü bilim dünyasında başarı yalnızca zeki olmakla elde edilmez.
Merak gerekir. Disiplin gerekir. Sabır gerekir. Ve en önemlisi yıllarca sonuç alamadan çalışabilme gücü gerekir.
Bir düşünün… Bir deney yapıyorsunuz. Sonuç istediğiniz gibi çıkmıyor. Tekrar deniyorsunuz. Yine olmuyor. Bir daha deniyorsunuz. Aylar geçiyor. Yıllar geçiyor.
Birçok insan vazgeçerdi.
Fakat bilim tarihi, vazgeçmeyen insanların eseridir.
Aziz Sancar’ın çalışmaları bu anlayışın ürünüdür. İnsan vücudundaki hücreler her gün çeşitli nedenlerle zarar görür. Güneş ışınları, çevresel etkiler ve doğal süreçler DNA üzerinde hasarlar oluşturabilir. Eğer bu hasarlar tamir edilmezse ciddi sağlık sorunları ortaya çıkabilir.
İşte Aziz Sancar’ın çalışmaları, hücrelerin bu hasarları nasıl onardığını anlamaya odaklandı.
Yıllar süren araştırmalar sonucunda DNA onarım mekanizmalarının nasıl çalıştığını ortaya koyan çalışmalar geliştirdi.
Bu araştırmalar yalnızca akademik dünyada yankı uyandırmadı. Kanser araştırmalarından genetik çalışmalara kadar birçok alanda yeni kapılar açtı.
Çünkü bazen bir bilimsel keşif yalnızca bir problemi çözmez. Yüzlerce yeni çözümün başlangıcını oluşturur.
2015 yılında Nobel Kimya Ödülü’nün Aziz Sancar’a verilmesi işte bu yüzden büyük önem taşıyordu. Bu ödül yalnızca bir bilim insanına verilmiş bir madalya değildi. Aynı zamanda çalışmanın, disiplinin ve bilime adanmış bir ömrün takdir edilmesiydi.
Ancak Aziz Sancar’ın hikâyesinde dikkat çekici olan başka bir nokta daha vardır. O, başarısını hiçbir zaman yalnızca kişisel bir zafer olarak görmedi. Her fırsatta eğitim aldığı ülkeye, yetiştiği topraklara ve gençlere olan inancını dile getirdi. Çünkü gerçek başarı yalnızca zirveye çıkmak değildir.
Oraya çıkarken arkadan gelenlere yol gösterebilmektir. Bugün gençlerin önünde sayısız rol model bulunuyor. Sosyal medya fenomenleri… Ünlüler… Kısa sürede elde edilen başarı hikâyeleri… Fakat Aziz Sancar’ın hikayesi bize farklı bir şey anlatıyor. Gerçek başarı çoğu zaman görünmezdir. Bir laboratuvarda geçirilen uzun gecelerdir. Kimsenin görmediği fedakarlıklardır.
Sonuç alınamayan yüzlerce denemedir. Ve tüm bunlara rağmen devam edebilmektir. Belki de bu yüzden onun hikayesi yalnızca bilim insanları için değil, herkes için değerlidir. Çünkü hangi mesleği yaparsak yapalım aynı gerçekle karşılaşırız.
Kalıcı başarıların kısa yolları yoktur. Bir öğretmen öğrencilerine emek verirken… Bir doktor hastalarını iyileştirmeye çalışırken… Bir mühendis yeni projeler geliştirirken… Bir girişimci hayalini gerçeğe dönüştürmeye uğraşırken… Hepsi aslında aynı yolculuğun içindedir. Sabırla ilerlemek. Öğrenmeye devam etmek. Ve vazgeçmemek…
Toplumlar da bireyler gibi gelişir. Eğer bir ülke geleceğini güçlendirmek istiyorsa yalnızca bugünün sorunlarıyla uğraşamaz. Aynı zamanda yarının bilim insanlarını, mühendislerini, araştırmacılarını ve düşünürlerini yetiştirmek zorundadır.
Çünkü geleceği değiştirenler çoğu zaman ekranlarda görünenler değil, laboratuvarlarda çalışanlardır. Aziz Sancar’ın hikayesi de bunu hatırlatıyor.
Bir çocuğun kurduğu hayal bazen bir ülkenin gururuna dönüşebilir. Bir laboratuvarda yakılan ışık bazen milyonlarca insanın hayatına dokunabilir. Ve bir insanın yıllarca süren emeği, insanlığın geleceğini değiştirebilir.
İşte bu yüzden geleceği kuranlar her zaman en yüksek sesle konuşanlar değildir. Bazen onlar sessizce çalışırlar. Ama bıraktıkları iz, nesiller boyunca yaşamaya devam eder.