Bir gün eski bir taş köprünün önünde durduğunuzu hayal edin.
Yüzyıllardır ayakta…
Üzerinden binlerce insan geçmiş. Kervanlar geçmiş. Ordular geçmiş. Çocuklar koşmuş. Yağmur yağmış. Kar yağmış. Fırtınalar kopmuş. Ama köprü hâlâ yerinde duruyor.
Bir yabancı size dönüp soruyor:
“Bu köprü bir günde mi yıkılır?” Elbette hayır. Önce küçük bir çatlak oluşur. Sonra su, o çatlağın içine sızar. Kış gelir. Don olur. Taş biraz daha ayrılır. Kimse önemsemez. Yıllar geçer. Bir taş daha yerinden oynar. Bir kemer zayıflar. Dışarıdan bakıldığında hâlâ sağlam görünür.
Ta ki bir gün…
Herkes şaşkınlıkla aynı cümleyi kurana kadar. “Nasıl oldu da yıkıldı?” Oysa köprü o gün yıkılmamıştır. Yıkım, yıllar önce başlamıştır. Medeniyetler de böyledir. Hiçbir toplum bir sabah uyandığında aniden çökmez. Çöküş; sessizdir. Yavaştır. Fark edilmesi zordur. Ve çoğu zaman insanlar, sonuçları gördüklerinde nedenlerini çoktan unutmuş olurlar.
Tarih kitaplarını açtığımızda büyük imparatorlukların savaşlarla yıkıldığını okuruz. Bu doğrudur. Ancak savaşlar çoğu zaman son perdeyi oluşturur. Asıl hikâye çok daha önce yazılmaya başlanmıştır. Bir toplum önce adalet duygusunu kaybetmeye başlar.
İnsanlar, hakkın değil; yakınlığın ve ayrıcalığın kazandırdığına inanmaya başladığında görünmeyen ilk taş yerinden oynamıştır. Sonra liyakat zayıflar. Görevler ehline değil, uygun görülene verilmeye başlanır. Bilgi geri çekilir. Tecrübe önemini kaybeder. İşini iyi yapan değil, doğru kişiyi tanıyan öne çıkar.
İşte o anda yalnızca kurumlar değil, insanların umutları da yavaş yavaş aşınmaya başlar. Ardından güven azalır. İnsanlar birbirlerine şüpheyle bakmaya başlar. Esnaf müşterisine… Vatandaş kurumuna… Çalışan yöneticisine… Yatırımcı geleceğe…
Güvenin olmadığı yerde ise hiçbir ekonomik plan tek başına başarı üretemez. Çünkü ekonomi yalnızca rakamlardan oluşmaz. Ekonomi aynı zamanda insanların birbirine verdiği sözdür. Bir toplumun en değerli sermayesi altın değildir. Petrol değildir. Doğal gaz değildir. Güvendir.
Bir kez kaybolduğunda yeniden inşa edilmesi yıllar alır. Sonra ahlak zayıflamaya başlar. Burada sözünü ettiğimiz yalnızca bireysel ahlak değildir. Meslek ahlakıdır. Bilim ahlakıdır. Ticaret ahlakıdır. Kamu ahlakıdır.
İnsanlar “Kimse görmüyorsa sorun yok.” düşüncesine alıştığında, aslında kendilerini değil, gelecek nesilleri de yoksullaştırırlar.
Çünkü ahlak, kanunların ulaşamadığı yerde toplumun vicdanıdır. Vicdan sessizleştiğinde ise kurallar tek başına yeterli olmaz. Bir süre sonra üretim düşmeye başlar. Üretim yalnızca fabrikalarda gerçekleşmez. Üniversitede üretilen bilgi de üretimdir. Laboratuvardaki keşif de… Atölyedeki yenilik de… Sanatçının ortaya koyduğu eser de… Çiftçinin toprağa kattığı emek de…
Üretmeyen toplumlar, tüketerek yaşayabileceklerini zannederler. Oysa tarihte hiçbir medeniyet yalnızca tüketerek ayakta kalamamıştır. En sonunda ise belki de en sessiz kırılma yaşanır. İnsanlar umutlarını kaybetmeye başlar. Gençler gelecek planlarını başka ülkelerde kurar. Çocuklar hayal kurmaktan vazgeçer. Çalışanlar emeklerinin karşılığını alamayacaklarına inanır.
İşte asıl tehlike budur.
Çünkü umudunu kaybeden bir toplum, sahip olduğu bütün imkânlara rağmen ilerlemekte zorlanır. Bugün dünyanın gelişmiş ülkelerine baktığımızda onların kusursuz toplumlar olduğunu görmüyoruz. Onlar da hata yapıyor. Onlar da kriz yaşıyor. Fakat önemli bir farkları var. Sorunları halının altına süpürmek yerine çözmeye çalışıyorlar. Eleştiriyi düşmanlık olarak değil, gelişmenin bir parçası olarak görüyorlar. Kurumlarını kişilerden daha değerli kabul ediyorlar.
Ve geleceği yalnızca bugünün çıkarlarıyla değil, gelecek kuşakların ihtiyaçlarıyla birlikte düşünüyorlar. Bir medeniyetin yükselişi de çöküşü de büyük sloganlarla başlamaz. Her sabah görevine dürüstçe giden bir öğretmenle başlar. Hastasına vicdanıyla yaklaşan bir doktorla…
Köprünün hesabını bir kez daha kontrol eden mühendisle… Adaleti tarafsız uygulayan bir hâkimle… Ürettiği malın arkasında duran bir sanayiciyle… Tarlasını terk etmeyen çiftçiyle… Bilginin peşinden yılmadan yürüyen bilim insanıyla…
Çünkü medeniyet dediğimiz yapı, taşlardan değil; karakter sahibi insanlardan inşa edilir. Sonuç olarak hiçbir toplum bir gecede yükselmediği gibi, bir gecede de çökmez. Yükseliş, doğru insanların doğru değerleri her gün yeniden yaşatmasıyla gerçekleşir. Çöküş ise küçük tavizlerin normalleşmesiyle başlar.
Belki de bu yüzden kendimize sormamız gereken en önemli soru:
Bugün attığımız hangi küçük adım, yarının güçlü medeniyetini kuracak? Çünkü tarih, yalnızca savaşları kazananları değil; değerlerini koruyabilen toplumları da hatırlar.