Yaz aylarında Türkiye’ye gelen gurbetçilerin son yıllarda sıkça tekrarladığı bir cümle var: “Türkiye çok pahalı, siz burada nasıl yaşıyorsunuz?”
İlk duyulduğunda insana biraz tuhaf geliyor. Yıllarca Avrupa’nın pahalı, Türkiye’nin ise görece ucuz olduğu anlatıldı. Avrupa’da yaşayan vatandaşlarımız Türkiye’ye geldiklerinde tatillerini daha rahat geçirir, döviz bozdurduğunda önemli bir satın alma gücüne kavuşurdu. Bugün ise tablo oldukça farklı.
Bir kafeye oturduğunuzda içtiğiniz kahvenin fiyatı, euroya çevrildiğinde Avrupa’daki bir kafede ödeyeceğiniz rakama yaklaşabiliyor. Restoran, giyim, market alışverişi ve bazı hizmetlerde de benzer örneklerle karşılaşmak mümkün. Hatta kimi ürünlerde Türkiye fiyatının Avrupa’daki fiyatı geçtiğini görmek artık şaşırtıcı değil.
Fakat burada önemli bir hata yapıyoruz.
Bir ürünün fiyatını yalnızca döviz kuruyla karşılaştırmak, bize hayatın gerçekten pahalı olup olmadığını anlatmaz.
Asıl soru şudur:
O ürünü satın alabilmek için kaç dakika ya da kaç saat çalışmak gerekiyor?
İşte satın alma gücü tartışmasının özü burada başlıyor.
Avrupa’da yaşayan bir çalışan 2,5 euroya kahve içiyor, Türkiye’deki çalışan da yaklaşık aynı değere karşılık gelen lirayı ödüyorsa kâğıt üzerinde iki kahvenin fiyatı birbirine yakın görünebilir.
Ama Avrupalı çalışan o 2,5 euroyu kazanmak için çok daha kısa süre çalışırken Türkiye’deki çalışan aynı kahve için gelirinin çok daha büyük bölümünü ayırmak zorunda kalıyorsa, iki kahvenin “fiyatı” gerçekte aynı değildir.
Çünkü fiyat etikette yazan rakamdan ibaret değildir.
Fiyat, insanın hayatından verdiği zamandır.
OECD’nin satın alma gücü dikkate alınarak oluşturulan ücret verileri de ülkeler arasındaki gelir farkının önemini gösteriyor. Dolayısıyla Türkiye’de fiyatların Avrupa seviyelerine yaklaşması tek başına sorun olmayabilirdi; eğer gelirler ve satın alma gücü de aynı ölçüde yaklaşmış olsaydı.
Asıl rahatsızlık burada ortaya çıkıyor.
Vatandaş markette, kafede ya da restoranda Avrupa fiyatlarıyla karşılaşıyor fakat gelirini Avrupa standartlarında elde etmiyor. Böyle olunca da toplumda giderek güçlenen bir soru beliriyor:
“Bu fiyat gerçekten maliyetin sonucu mu, yoksa ödeyebildiğimiz kadar bizden isteniyor mu?”
Bu soruyu bütünüyle haksız görmek mümkün değil. Elbette her fiyat artışını fırsatçılıkla açıklamak doğru olmaz. Yüksek enflasyon, enerji ve kira giderleri, işçilik maliyetleri, vergiler, finansman maliyetleri ve kur beklentileri işletmelerin fiyatlarına yansıyor.
Üstelik sürekli enflasyon yaşayan ekonomilerde işletmeler yalnızca bugünkü maliyetlerini değil, yarın karşılaşabilecekleri maliyetleri de fiyatlamaya başlıyor.
Fakat bunun yanında başka bir tehlike daha doğuyor: Fiyatlama davranışının bozulması.
Bir işletme rakibinin fiyat artırdığını görünce kendi maliyeti aynı oranda yükselmese bile fiyatını artırabiliyor. Bir sektörde yeni ve daha yüksek bir fiyat seviyesi kabul gördüğünde diğer işletmeler de kısa sürede o seviyeye yaklaşabiliyor.
Bunun için işletme sahiplerinin gerçekten bir “WhatsApp grubu” kurmasına gerek yok. Piyasa bazen görünmez bir WhatsApp grubu gibi çalışabiliyor.
Ve vatandaşın güveni tam da burada zedeleniyor.
Türkiye’nin pahalı olup olmadığını tartışırken yalnızca “Bu kahve kaç euro?”, “Etin kilosu Avrupa’da ne kadar?” ya da “Bu yemek Almanya’da kaç euro?” diye sormak yeterli değil.
Bir soru daha sormalıyız:
Bunu satın almak için Türkiye’de kaç saat, Avrupa’da kaç saat çalışmak gerekiyor?
O zaman mesele çok daha açık hale geliyor.
Belki de Türkiye’nin temel sorunu yalnızca fiyatların yüksekliği değildir.
Asıl sorun, fiyatların gelirlerden çok daha hızlı Avrupalılaşmasıdır.